Fotoğrafım
Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...

1/30/2013

YAMAN ÇELİŞKİ



 “Böyle tanınıyor olmaktan nefret ediyoruz.”

Sanat üzerine yapılan tüm sohbetlerin uğranan duraklarındandır Van Gogh. Işık ve ışık oyunlarından ne zaman açılsa konu, fotoğraf üzerine konuşurken dahi önce Rembranth anılır. Sohbet evrilirken böyle böyle sıra, bu sanatçıları yetiştirmiş ülke,  Hollanda'ya geldiğinde ise değişir yönü rüzgarın, derinlik yok olur birden, hafifler konu. Red Light ve seks ticareti ile kahkahalar yükselir oradan uyuşturucuya ve özgürlüğün aslında odalara hapsedilmiş versyonlarına gelir sıra. Bunlar yatırılır masaya. Işık kaybeder etkisini, gözler kısılır, değer azalır.

Oysa Hollanda halkı  da bilirkişileri de bu durumdan oldukça şikayetçi. Böyle anılmaktan nefret ediyor ve ülkelerine gereken önemin verilmesini istiyorlar. Fakat sıra iktidar ve politikacılara geldiğinde, gurur duydukları ülke bütçeleri yeterli görülmüyor ve “bütçe kesintisi” ön plana geliyor... Sanat, doğduğu topraklarda bile gereken ilgiyi ve saygıyı göremiyor...

Jetta Klijnsma diyor ki; “  Bütçe kesintisi kesinlikle önemli bir sorun. Sanat ve müzeler yalnız yetişkinler için değil özellikle çocuklar ve onların gelişimi için çok önemli. Onların bütçe kesintisi nedeniyle kapanda durumu ile karşı karşıya kalması korkunç. Fakat ben yine de bu kadar olumsuz olmak istemiyorum. Bu durumla mücadele etmenin bir alternatifi bulunacaktır. Bunun dışında bu yalnızca bir süreç, geçecek. Şu andaki iktidar sanat sevmiyor ve bunu gözden çıkarmaya hazır. Fakat söylediğim gibi bu değişecek... “

“ Paranız varsa, daima sanat vardır.”

Prof. Hendrik Henrichs'in bu konuya bakışı ise çok farklı değil. Sanat tarihi üzerine de çalışmış olan Henrichs diyor ki, “ Şu andaki iktidar sanatı sevmiyor ve gözden çıkarmış durumda. Bu onlar için çok da önemli değil. Halkı düşünmüyorlar. Kaldı ki sanatı elitler için görüyorlar. Paranız varsa sanatınız da vardır. Yoksa zaten sanat size göre değildir. Böyle bir düşünce var sanırım. Ama ben umuyorum ki müzeler bu durumla baş etmenin bir yolunu bulurlar... “

Tam da bu noktada Central Museum'un yöneticisi Edwin Jacobs'un cümleleri destekliyor bu durumu. “ Değişik projelerimiz ve yeni eğitim programlarımız bu durumla baş etmemizi sağlayacak diye umuyoruz. Bu durum bizi daha da yaratıcı olmaya itti. Çok şikayetçi olduğumu söyleyemem. Daha çalışkanız. İyi eğitilmiş ve incelikle seçilmiş ekibim ve ben bu işin altından kalkacağız. Müzeler kültür-sanat birikimi ve genç neslin bu alanda eğitim alabilmesi, ilerleyebilmesi için oldukça önemli. Haliyle sessizce neler olacak diye beklemiyor, yeni projeler üretiyoruz. “

BÜTÇE KESİNTİSİ YOK HİZMET KESİNTİSİ VAR

Duruma karşı önlemlerini almış görünen müzelerin yanında, bütçe kesintisine uğramasa dahi büyük bir bölümü uzun süredir tadilat nedeniyle kapalı  olan ancak Hollanda için oldukça önemli eserlere ev sahipliği yapan Rijksmuseum, bu nedenle tam kapasite hizmet verememekte. Bu bölümlerin daha ne kadar süre kapalı kalacağı ise merak konusu. Yine de okullar için eğitim turları, kullanıma açık alanlarda sürdürülüyor.

Van Gogh Museum da bütçe kesintisinden etkilenmeyen müzeler arasında. Halkın ve turistlarin büyük ilgi ve beğenisini kazanmış ve kazanmaya hızla devam eden müze yalnız Van Gogh eserlerine değil, çeşitli uyarlamalarına ve esinlenmelerine de ev sahipliği yaparken bir de Van Gogh'un ünlü eseri Van Gogh'un Odası'nın birebir boyutlarda maketine sahip. Böylece sanatçının bakış açısı ile kıyas yapmayı ve onu daha iyi kavrayabilmeyi mümkün kılıyor.


KASIM... HOLLANDA... ve SANAT...

Sisli sokaklar, caddeler boyu kanallar, üzerlerine yakamoz misali yansıyan sokak lambaları... Kilise çanları... Sessiz, çok sessiz sokaklar...

Bunca önemli ismi yetiştiren bu ülke hala tüm ilhamını korumakta... Hava kararır kararmaz evlerine çekilen Hollanda halkı sokakları sanki sanatçılar için terk eder gibi.

Rembrant'ın gölge ve ışık oyunlarında nasıl bunca muhteşem olduğunu anlamak için tek bir an yeter... Hala geçmiş yüzyıllar gibi kokuyor ülke. Sanat dolu...

Aslında bir İtalyan olan ancak bu koku için gelip bu ülkede yaşamını sürdüren Prof. Raniero Speelman; “ Bunca huzur ve sanatın ilerleyişi hep aklımı karıştırmıştır. Sanatçı rahatsız bir adamdır. Üretmek için öyle olmalıdır. Gerçi melankolik bir ülke burası. Sisli, yağmurlu, soğuk... Üretmek için gereken ne varsa burada var. Fakat zaman sanatın alehine işliyor. Tüm dünyada olduğu gibi burada da bu böyle. Ve ben o kadar da olumlu bakamıyorum bu duruma... Bütçe kesintileri yalnızca başlangıç... Her yerde böyle başlar. Sonra sanat değerini yitirir. İlgilileri ve zenginler dışında kimse kalmaz yanında. Zenginlerde bir şey anladıklarından değil, anlıyor gözükmek için oradadırlar. Böylece bir avuç sanat sever ile başbaşa kalıverir onca eser. Bu bir süreç evet. Ve karanlığa doğru sürüp gidecek...”




Özetle Avrupa, sanatın doğduğu büyüdüğü topraklar, şimdi onu kendi kaderini mahkum etmiş, tek başına bırakmış durumda. Halk sanat üzerine eğitilmediği sürece bir mucize olmadıkça gereken bilinçle sanata hak ettiği değeri veremeyecektir. Bilirkişilerin yorumları bu yönde. Hal böyle iken Hollanda uzun bir süre daha seks turizmi ve uyuşturucu ticareti ile “özgürlük(!)ler ülkesi” olarak anılmayı sürdürecek gibi...

Ne de olsa bu bir “süreç”...

Buğu Begüm ORHAN

6/19/2012

EEN TEGENSPRAAK VAN FORMAAT



“Wij staan niet graag op die manier bekend”

Van Gogh is één van de stopplaatsen van alle gesprekken over kunst. Elke keer als er over licht, lichtspel of fotografie gepraat wordt, denkt je meteen aan Rembrandt. Naarmate het gesprek vordert, kom je uit bij het land dat deze kunstenaars heeft voortgebracht; Nederland, waar de wind van richting verandert, diepte plotseling verdwijnt en onderwerpen minder zwaar worden. Na de Rosse Buurt en de seksindustrie waar schatergelach klinkt, is het de beurt aan het onderwerp drugs en het beeld van de in kamers opgesloten vrijheid. Dit wordt vervolgens druk besproken. Het licht verliest zijn effect, de ogen worden halfdicht geknepen, de waarden vervagen.

Maar de Nederlanders zijn daar niet blij mee. Ze vinden het vreselijk om op die manier in de belangstelling te staan en willen dat hun land de verdiende waardering krijgt. Maar als het aan de regeringspartij en de politici ligt, is de begroting voor het land waarop ze zo trots zijn onvoldoende en gaan de budgettaire beperkingen voor… Zelfs in het land waar de kunst geboren werd krijgt het niet de verdiende aandacht en waardering…

Jetta Klijnsma zegt: “Budgetbeperkingen zijn een groot probleem. Kunst en musea zijn niet alleen voor volwassenen belangrijk, maar vooral ook voor kinderen en hun algemene ontwikkeling. Het is vreselijk te zien dat deze vanwege bezuinigingen het risico lopen te moeten sluiten. Maar ik wil ondanks alles niet pessimistisch zijn. Er wordt vast wel een alternatief gevonden worden om een oplossing te vinden voor deze situatie. Overigens is dit een tijdelijke situatie die voorbij zal gaan. De huidige regering houdt niet  van kunst en is bereid deze op te offeren. Maar zoals ik al gezegd heb, zal ook dat veranderen…”


“Kunst is er altijd, als je maar genoeg geld hebt”

Professor Hendrik Henrichs ziet dit anders. Henrichs, gespecialiseerd op het gebied van kunstgeschiedenis, zegt het volgende: ”De huidige regering houdt niet van kunst en heeft deze overigens aan de kant gezet. Kunst is voor hen niet belangrijk. Ze denken niet aan de bevolking en beschouwen kunst meer als iets dat uitsluitend voor de elite is weggelegd. Als je geld hebt kun je kunst bezitten. Als je geen geld hebt is kunst sowieso niet aan jou besteed. Ik denk dat dat het overheersende denkpatroon is. Maar ik hoop dat de musea een middel vinden om deze situatie op te lossen…”

Edwin Jacobs, directeur van het Centraal Museum, is tevens dezelfde mening toebedeeld: “We hopen dat onze verschillende projecten en nieuwe opleidingsprogramma’s ons zullen helpen om deze situatie het hoofd te bieden. Het heeft ons ertoe gedwongen om creatiever te zijn. Eigenlijk mogen we niet klagen. We werken meer dan voorheen. Samen met mijn team dat goed opgeleid en met zorg geselecteerd is, kunnen wij deze uitdaging wel aan. Het cultuur- en kunstaanbod van de musea en het feit dat de jongere generaties op dit gebied een opleiding kunnen volgen, is een belangrijke factor om te kunnen evolueren. Daarom wachten we niet af wat er zal gebeuren, maar werken we hard aan nieuwe projecten.”


NIET OP HET BUDGET, MAAR OP DIENSTVERLENING GEKORT


Behalve dat de musea hiertegen maatregelen lijken te hebben genomen, is een groot gedeelte van het Rijksmuseum, dat de voornaamste kunstwerken van Nederland herbergt, door verbouwingswerkzaamheden al een tijd gesloten. Het kan daarvoor, ondanks het feit dat het geen begrotingsbeperking opgelegd heeft gekregen, niet met volle capaciteit dienst doen. De vraag is hoe lang deze afdelingen nog gesloten zullen blijven. Ondertussen gaan de schoolrondleidingen gewoon door in de afdelingen die wel open zijn.

Ook het Van Gogh Museum is één van de musea die niet door begrotingsbesnoeiingen getroffen zijn. Dit museum is zowel bij de bevolking als bij de toeristen altijd heel populair geweest en zijn succes neemt overigens nog steeds toe. Het stelt niet alleen werken van Van Gogh tentoon, maar ook verschillende bewerkingen en geïnspireerde werken, evenals een waarheidsgetrouwe maquette van de kamer van Van Gogh, één van zijn belangrijkste werken. Zodoende krijgt de bezoeker de gelegenheid om de visie van de kunstenaar te vergelijken en hem nog beter te begrijpen.


NOVEMBER... NEDERLAND... en KUNST...

Nevelige straten, grachten parallel aan de straten , het licht van de straatverlichting dat als een fosforescerende zee op het wateroppervlak schijnt… Het luiden van de kerkklokken… Stille, uiterst stille straten…

Dit land dat zoveel beroemde personages heeft voortgebracht, bewaart nog steeds alle inspiratie… Zodra het donker wordt, lijkt het alsof de mensen de straten aan de kunstenaars teruggeven.
Een kort moment is genoeg om te constateren hoe grandioos Rembrandt was met zijn spel van licht en schaduw… Het land ruikt nog steeds zoals honderden jaren geleden. Vol van kunst…

Professor Raneiro Speelman, oorspronkelijk een Italiaan die in dit land is komen wonen vanwege die typische geur, zegt: “De samenwerking  tussen zoveel vrede en kunst heeft mij altijd verbaasd. Een kunstenaar is iemand die het moeilijk heeft. Maar dat heeft hij nodig om te kunnen creëren. Melancholie overheerst in dit land. Mist, regen, kou… Alles wat je als kunstenaar nodig hebt om te creëren is hier aanwezig. Maar binnen de kunst werkt de tijd nadelig; net zoals elders in de wereld geldt dat hier ook. En persoonlijk kan ik niet echt positief tegen de dingen aankijken… De begrotingsbeperkingen zijn slechts een begin… Vervolgens verliest de kunst haar waarde. Afgezien van de betrokkenen en de rijken wordt de kunst verder door niemand ondersteund. Niet dat de rijken er iets van begrijpen; ze doen alsof ze er verstand van hebben. Zo komen al die kunstwerken terecht bij een handjevol kunstliefhebbers. Dit is inderdaad een proces dat zal zo doorgaan tot alles en iedereen er somber van wordt…”

Europa, waar de kunst geboren en getogen is, heeft deze zelfde kunst nu aan haar lot overgelaten en laat haar in de kou staan. Zolang de bevolking niet geïnstrueerd wordt over kunst en er zich ook geen wonder voordoet, zal de kunst niet met de nodige bewustwording zijn verdiende waardering krijgen. Dit is ook de mening van de experts. Daarom lijkt het erop dat Nederland met haar sekstoerisme en drugshandel nog voor lange tijd bekend zal staan als het “land van de vrijheden(!)”…

Dit is per slot van rekening een proces…

4/05/2012

*** Kız Çocuğu, yazdı! ***

Yeni uyandım.
Odam savaştan kalma, viran...
Rimelim akmamış yine, eyeliner da öyle...
Porselen makyaj yapabilen insanlara karşı, duruşumdur...
Kalıp gibi durmuyor, yine de bozulmuyor yaptığım makyaj azizim!


Beynimde çınlayan bir sesle uyandım bu sabah...
Günlerdir kabuslar uyandırdığından bir garip içim.
Sıcacık bir kelime ile, içimde yine şarkılar çalmaya başladı.


Dışarıda bahar vardı, dün bırakmıştım.
Şimdi perdelerim kapalı, pencereye giden yol gibi...


Ayaklanmalı!


Çocukken, o şehirden bu şehre savrulan bir çocukluk geçirdiğimden olsa gerek, insanlara bağlanmaktan vazgeçmiş bu ihtiyacımı saçma sapan şeylere bağlanarak gidermeye karar vermiştim...
"Yıllardır deli gibi arıyorum, bulamıyorum ama bulamıyorum!"
Bu çığlığın özü buradan gelir...
Kar kürelerim, çiçek dürbünü, Claddagh yüzüğüm! (ah... hayallerimin yüzüğü... sanki onu taktığımda güneşe çıkıp yanmayacağım... - ne yani, vampir dediğin parlamaz öyle, delikanlı gibi alev alır güneşte!) Snow Queen kitabım... Jane'li her şey... vs... vs... Unutuyorum bile artık listeyi!


Ayakkabılar ama evet ayakkabılar! Aldığım evlenme tekliflerini keşke Christian Louboutin, 37 numara ile falan yapsalardı... Madem geri çeviriyorum, hatırası kalsın değil mi?! Yok yani başka bir maksadım!


Ama sonuçta... Karakterlere de ihtiyaç duyuyorsun... Bu ihtiyacımı da, CNBC-e karşılardı çokça... 
Angel'ı hala özlüyorum.


Harry Potter biterken de ağladım. Kitabı okurken bir fasıl, filmde ayrı bir seans halinde...


House MD de bitiyor bu sezon... Kalbimi buna hazırlamalıyım!


Dün One Tree Hill, son bölümü yayınladı CWTV... Birazdan izleyeceğim... Geciktiriyorum, vedaları hep uzatırım ben. "Bir şey fark etmez ki, bitecek." diyen birini tanıyorum. Bence fark eder... Geçirilen bir tek fazla saniyeye değer, yüreğindeki sızı... (Bu cümleyi saçma bir gençlik dizisi için kurmuş olamam! Yok, kurmadım zaten... Bir kış sabahınaydı...)


Ben garip biriyim.
Ama özümde iyiyimdir.
Valla!


Ya da değilim. 
Ama çok fazla severim. Her şeyi...
İnanmakla bu kadar kavgalı biri, başka türlü tahammül edemezdi bence...


Şimdi kahvaltı hazırlayacağım... Ağır, ağır.
Sonra da 8 yıldır, demir gibi, sadakatle bağlı olduğum sevgili dizime veda edeceğim...


Brook, anlardı beni. 
Peyton'u da çok özledim!





3/28/2012

**Kış Ertesi, Sonbahar**

İçimde çalan şarkılar var.

Kimseye söylemediğim...

Dinleyene kadar geçmeyen...

Sarılana kadar soğumayan o garip yumru gibi... İçimi acıtan, kemiren...
Ama sevdiğim...

Bir şey, var!

***

Bir garip bahar, her bahar kadar...
Kar atıştırıyordu bu sabah.
Ben babetlerimle yürürken caddede...
Topuk seslerimden geriye yalnız ayaklarımın sızısı kaldı.

Günün ilk saatlerinde, dünya daha güzel bir yer.
Geçen pazar fark ettim.
Pazar günlerini hiç sevmem.

Yine de günün ilk saatlerinde dünya, daha güzel bir yer.

Suskunluklarım çoğalıyor yine...
Hiç de fena sayılmaz oysa hayat...
Peki bu, kekremsi tat niye?...

Sinmiyor içime bir şeyler...
Oturmuyor...

Muhtelif sancılar...
Bir takım Teoman şarkıları...

Kış ardından, sonbahar mıydı gelen?!
Karıştırdım.

***

Her şey birbirine karışırken, ben neden karışamıyorum ki...
Dokunamıyorum ki...
Değiştiremiyorum ki...

***

Göğüs kafesimde, yere paralel bir kesik var sanki...
Biri kalbimi çıkarmaya çalışırken, yanlış kesmiş gibi...
Bir çizgi halinde, bırakmış sonra, tüm yığınları...
Üst üste binmiş her şey...

***

Göğüs kafesleri, tehlikeli...

***

İçimde bir göğüs kafesine yerleşip, özgürleşme düşü...

***

İstikrarlı olarak saçmalıyorum.
Hayattaki duruşum bu.

Biri de bu yani işte...

Hayat zaten, bir durma hali, akan onca şeye rağmen.

Duruyoruz.

Ama zaman...

O fena...

Durmuyor o...

Beynim zonkluyor...

***

Aslında sadece havada yağmur kokusu, benimse uykum var.
Dün çok çalıştım.
Çok yoruldum.
Sonra merdivenlere oturdum, dinlendim.

Merdivenleri severim.

Çıkmak inmek değil mesele...

Tahtlar bile saçma, merdivenler varken...

Bence benim, kafamın içinde filler, dans ediyorlar.
Korkarım İrlandalı olmalılar.
Ve bu düşük bir cümle.
İçime sinmedi hiç.

Ama yorgunum.
Ama uykum var.
Ama özledim.
Ama bir sürü bir şey...

***

Bir "gündüz rüyası"nda, kaybolasım var...
Aklımda henüz tanıştığım, dar sokaklar...

3/12/2012

**Sıkıldım Sıkıldım Koşmak İstiyorum!**

Ortaçgil, "yaz doymuşluğu"nu tamamen tükettim...
Az önce kalan son kırıntılar da bitti...

Deli bir yaz arzusu içimde...
Sırılsıklam terlemek, denize girdiğimde vücudumdan o serinleme ile buhar çıktığını görmek istiyorum...

Uzun, kimsesiz kumsallarda çıplak ayaklarımla koşmak, akşam üzeri hafif rüzgara henüz uzamakta olan saçlarımı savurmak, tuz kokmak istiyorum...
Yüzüm gerilsin, cildim kurusun, çillerim çıksın yine!

Yağmur hiç durmayacakmış gibi yağıyor...
Kar yakın yine, öyle söylüyorlar...
Ben kumlarda kavrulan ayak parmaklarımın düşündeyim.
"Anlatıcı"nın mağarası gibi, benim sığınma evim hep ılık bi' kumsaldı...
Kara çocuğu olduğuma ruhum bile karşı çıkarken, bilinçaltımı da yanına alıp, ben anca direneyim bu şehirde...
Tuzdan gözlerim kızarsın istiyorum yine...
Kirpiklerim karışsın birbirine...

Ben yaza karışayım, yaz bana, sırılsıklam, ter içinde! 

Denizi özledim ben! 

Yeşili özledim, maviyi özledim, sarıyı bile özledim!

Kıştan, aslında hep kıştan...

Sezen dinliyorum şimdi, "Şen Şarkı"yı söylüyor...
"Gerginsin rahatla!"diyor...
Ne güzel diyor, ne güzel...
İçimdeki kara deliklerden sürüklenen düşünceler bile kayboluyor araya yaz rüyaları girdiğinde...
Düşünmüyorum, hissetmiyorum, yaşamıyorum...
Yaz gelsin istiyorum.
İnsanlığımdan, nankörlüğüm.
 Kış diye inlediğim her an kadar yaz diye sızlanıyorum şimdi. 
Kendimi de biliyorum yani.
Delikanlı olma halinin suyunu çıkararak!

Bugün, bileklerimi kesmek için bir nedenim daha var işte!
Yaz gelmezse yakarım bu gezegeni!
Bitti.



3/10/2012

**OF!**

Üzerine yazacak milyonlarca şey var...
İçimdeki biriken milyonlarcası...
Üzerimize...
Üç, genç kadın, ayrı ayrı, yine de her an eller enselerde yürüdüğümüz bir yol ki...
Histeri krizleri her adım...
Birikiyoruz...

7-8 yaşlarındaydım. Erzurum'dayız. Komşumuz kapalı.
Bir gün apartmanda, kapı sohbetinde annem onlarla, kızı içeri girdi, başörtüsünü çıkardı.
Nasıl şaşkınım. Eve gider gitmez, adını hatırlamıyorum, bilmem kim ablanın saçlarını gördüüüüüm!  demiştim anneme, gözlerim kocaman kocaman açık yine... Saf! Nasıl saf! Alabildiğine saf zamanlarım... İçimdeki o saftirik şapşal hiç ölmedi, aramızda kalsın... Tüm, "şaşırtmıyor hayat beni, her şey olur işte!"lerimin karşısında nasıl dimdik duruyor, canımın içi!

Ama nasıl da her şey oluyor...

Nelerden geçmiş, geçiyoruz... Neleri seçiyoruz...
Bir garip cumartesiyi daha geride bırakırken, bu gece de yatağıma, biraz daha anlamış gireceğim... Bilmek, beni mutlandırıyor, kim ne derse desin... Bilmediğinden korkar insan, kaybetme korkuları da ondan...
Öğreniyoruz...
Huzurluyum.
Hala öğreniyoruz...
Sandığım gibi tükenmemiş, tükenmiyormuş yani...
Toyluğumdan, hep toyluğumdan...
Ne mutlu...

Bu akşam, bardaklar, "şereflere" kavuşurken, dönüm noktalarımıza, yine acılarımızı paylaştık oysa... En sevdiğim gibi hep, kahkahalarla... "Oğlum, inanmıyorum lan!"lar uçuşurken havada, katlanılır kıldık, normal kıldık olanı biteni... Sanırım, "dost sohbeti" sihirli bi'şi...

O kadar iyi değilim ki oysa...
O kadar darmadağın...
O kadar "ev"imi özlemiş...
Öyle ki, her anne-baba-çocuk sahnesinde gözlerim doluyor...
Öyle saçma tepkiler verir olmuşum ki...
Özlemek beni zaten hep hırçınlaştırıyor...
Babamın portmantoya ayağını dayayıp postallarını çözdüğü anları, annemin sofrayı hazırlarken alaylı alaylı, "vukuat var mı vukuat" seslenişini...
Tam o sırada ne yapardım, hiç hatırlamıyorum. Sanırım hiç farkında olmadığım, sonsuz huzur ve güven anlarındandı... Söylene söylene babamın başında duruyor, postalları tabi ki boyamayacağımı ifade ediyor, "Orçun" tadında ergenliğimin sefasını sürüyordum muhtemelen... Saçma sapan bir şeyler anlatıyor, dinlenmiyordum...

Her şey nasıl da değişiyor...
Bu öyle normal ki... Öyle sıradan... Ve olağan...
Yine de, eş anlamlı tüm kelimeleri art arda sıralasam dahi, ikna olmuyor içimde bir şeyler, o eve, o ana bir daha asla ama asla dönemeyeceğime...
Dilimi bile bilmeyen, dilini bile bilmediğim ülkeler, ülkelerden insanlar...
Başkaları, yabancılar...
Evim...
Canım nasıl acıyor.
Ses etmiyorum. Edemiyorum. Çünkü olur.
Bu anlayışımı üzerine alınmasa kimse... Bu çok bana ait. Kıyamadığımdan.
Mutlu olmak esastır!

Kendi yolunu çizememiş insanların yoluma ses etmesini anlamıyorum bir de...
Duraklarıma...
Nefes aralarıma...
Boğuluyor olduğumu görmeden...

Ama ne diyorum ben. Bunlar çok başka konular... Bunlar hayat. Hayatta, her şey, olur...
Hep yanyana, ne olursa olsun yanyana... Olduktan sonra geçer... Evim olmasa da olur.
Aile böyle bi'şi... Böyle olmalı. En azından bu olmalı.
Yine dağıttım... Hep darmadağın zaten.
Neyse...

Diyorum ki, "dost sohbeti" iyidir!
Hele bir de günüm, çok yorulmuş dönerken, otobüste, her zaman ki gibi otobüste yine...
"Begüm Hanım, yine karşılaştık!" sesiyle şenlenmişse!
Eskiler, Begüm der...
Ah, çocukluğumun en güzel anısı...
Masum yanım...
Elele tutuştuğum ilk erkek... Sevgili yazlarımın aşkı! Eşşek sıpası...
Büyüdü, hoca oldu şimdi üniversitede...
Zaten hep gider inekleri bulurdum!
Ama yok, o gerçekten dedim ya, çocukluğumun en güzel anısı...
Bana futbol oynamayı öğreten ilk kişi, salıncakta atlama yarışının en eğlenceli yanı...
Çardak sohbetlerim...
Anneannemin, "acıkmışsındır, gel artık eve!"lerinin, "utandırma yaaa!" tarafı...
En son iki sene önce karşılaştık, evlerimizin arası on dakika ya, hayat!
Koşturmacalarımız...
Arkadaşım, çocukluğum... Kırmalı şeytanın bacağını...
Demem o ki, bir de baktım, Arda!
Hadi eve kadar bırakayımlar, çok soğuk donacaksınlara karışırken yürüdük öyle...
Ordan burdan konuştuk da...
Hatırlayıverdim aniden bunları.
Biz ne güzel çocuklardık...
Bir gram da büyümedik cidden!
Ne güzel!

Evrene o kadar söyleniyorum ya...
Canımı ne zaman çok acıtsa, karşılığında beni ne mutlu eder, bana ne iyi gelirse, aniden, en sevdiğim gibi öyle aniden getirip koyuyor önüme...
Oyuncağımı kırıp, dondurma veriyor salak!
Anlaşacak mıyız bir gün acaba?!
Bekleyip, göreceğiz...

2/28/2012

** "Ağrı tanı merkezinde ilk sabah..." **

Bahane...
Aslında hepsi, bahane...

Tanımlar, sınırlar...
Önümü görmemi sağlıyor bazı sınırlar...
Bazıları, kör ediyor...

Hala kar yağıyor, hala... Durmuyor...
İnatçı.
Kış, değil mi?!
Belki bu yüzden seviyorumdur...
Ama konu bu değil.

Maria Puder  aslında "Raif Çaresizliği"nden öldü belki de... Karmaşık bir durum.
Amansız bir hastalık... Karşılıksız, tedavisiz... Ölüm kadar sakin, ölüm kadar net, öyle sonuçsuz... Uzamaz, kısalmaz... Ama hep var, hiç geçmez...

Hastalıklarıma isim koymayı da koydurmayı da hiç sevmedim. Doktorlarla aram zaten ortada...
Bazen her şey çok fazla, hiç ve hep... Oysa hala kar yağıyor...

"Göndermeler"im, tellere takılıyor bazen, dikenli... Kan revan içinde... Murat Yılmazyıldırım şarkıları gibi...

Şarkılar...
Filmler...
Kitaplar...
Karakterler...
Roller...
Kimlikler...
"Ol" baskıları, "öl" emrediyor!
Kan tutkusu, sanırım böyle doğuyor...
Bunun da konuyla pek bir ilgisi yok...

İnsanlar, işlerine gelen her şeyi nasıl da meşrulaştırıyor, doğruluyor, olumluyor... Ve aksini dışlıyor... Ne insani... Bir şey de yapamıyorsun.
Öfke nöbetlerim bu defa sakin geçiyor.
Hala anlıyorum, yağan kar kadar inatçı, görüyor, biliyorum. Ve hala inatla katılmıyorum...

Bir seri katil soğukkanlılığı ile, seri bir biçimde, madde madde yüzüne yığsam kalbimdeki kağıt kesiklerini, öfkeden delirirdi. Sustum. Sanırım o kadar da ciddiye almıyorum artık. "Herkes kendi derdinde!" diyorum kendime, art arda... Zamanla kabul edersem, ne ala... Yalnız kendi derdimde olursam hele bir sabah uyandığımda... Korkarım mutlu olacağım.

Şu an durduğum nokta, tam üzerinde olduğum, nasıl da belirleyici... Gerekli... Çünkü bu bir, "öncesi-sonrası" çizgisi...
Ve ben yağmuru, karı, soğuğu... Pencere ardından seyretmeyi, sevmiyorum...
Denizi olan şehirleri...
Sakin salınan insanları...
Telaşsız, çabasız sohbetleri...
Ve daha bir sürü şeyi...
Olduğu gibi.

Bundan 2 yıl sonra, bu yazdıklarıma bir de cevabım olacak. Biliyorum.
İçeriği ise, bir kaç zaman sonra oluşacak.
Yani özetle, biliyorum.
Farkındayım.
Hepsi, en çok, bundan.

Büyüyorum.

"Bir ben haklıyım, en çok ben yaşadım, ben gördüm, ben anladım." gençlik hastalığı artık benimle değil, hatta bir zamandır...
Fakat korkarım, kroniğe evrilmiş bir kaç halini yansımalarımda görmüşlüğüm var.

Kar yağıyor...
Aylar boyunca, yıllar boyunca dilediğim kar küresi gibi yeni yılın ilk sabahından beri dünya...
Dileklerim bir bir oluyor işte.
Sabır, önemliymiş.

Giz, henüz bitmemiş cümlelerimin tamamlayıcısı...
Büyü gibi...
Nasıl da haklı...
Gizli saklı, her şey, satır satır, içimde, yine.
Doldurduklarımın akma vakti geliyor.
Ben bir seri katil soğukkanlılığında, kurbanlarıma gülümsüyorum.
Kelimeler, ölümcüldür.

"Erimezse, kırılacak..."

Kar yağıyor, bembeyaz...

İronik!




2/01/2012



Sonu kötü biten öyküler hiç dokunmaz da...
Eksik kalanlar hep incitir.


** ! **

Bir sürü şarkı dinledim, yağmurlu, rüzgarlı, yalnız, bir sürü şarkı...
Ne zaman kendime çekilsem yaptığım gibi...
Bir farkla...
Sıkıldım bu defa, kendini tekrarlayan bu sonsuz döngüden.
Sıkıldım artık beklemekten...
Ertelemekten...

Edebi cümleleri ayırdım, sıyırdım üzerimden önce, koydum bir kenara.
Mumları söndürdüm.
Kalktım yerden.
Üşümüştüm.
Hava buz gibi...

Yatağım yanımda, karşımda masam, üzerinde bir kaç resim, dağılmış kağıtlar, kalemler, akmış mumlar, şarap şişesi...
Kıyafetlerim, fazlalıklarım...
Çıkardım attım.

Kayıp parçalarımı ararken, eldekileri savurma hali...
Bulamadığıma sinirli...
Beynimde depremler oluyor kaç zamandır...
Fayların da kafası karışık...
Ne istediğimi bilip ulaşamıyor olmak sancısı...

Kimsenin bilmediği hesaplarda kayboluyorum.
Konuşmuyorum, yazmıyorum, anlatmıyorum...
Sevmiyorum yine insanları...
Belki aslında, insanlıklarını...
Sevmiyorum işte.

Aklımda kare kare fotoğraflar...
Silik yüzler...

Falanlar, filanlar...

Dalgınım, durgunum.

Hikayelerim var ucu bucağı kayıp...

"Yapılacaklar" listemle savaşmayı bıraktım.
Olursa olur, olmazsa çay demleriz...

PS: Evet, yazarken bile kutuplar ve ekvator farklı kadar farkla değişen bir ruh hali sahibiyim.
Okyanuslar gibiyim, girdaplarla dolu.
Sağ gözüme bir şey kaçmış gibi, acıyor.
Kar Kraliçesi yine beni Kai sanmış olacak...
Salak kadın!

1/24/2012

** Ön Görüşme, Beynimle ** Aradım, ulaşamadım.

Önemli günleri atlamazdım.
Atladım.
"İyi kızlar günlük tutar, kötü kızların buna vakti olmaz"
Diyordu bir yerde...
Okumuştum.
Üşengeç olanlar için de bir şeyler söylenmeli...
Herkesin yaftalandığı bir dünyada sahipsiz kalmamalıyım bu konuda...

3 gün önce doğum günümdü ve haliyle evet kutlu doğum haftasındayız.
Ömrümün en güzel doğum günlerinden biriydi.
23 yılda 3 falandır o da belki zaten...
Sadece mutluydum o gün. Başka hiçbir şey değil.
Yalnızca mutlu...
Öyle günlerini severim ömrümün.
Devrik cümleleri sevdiğim kadar...
Bana düzenli ve güvende hissettiriyorlar...

Cümleler önemlidir.
Cümleleri olmalı önce insanın...
Derim hep.
Öyle güzel cümleler oldum ki, olmuşum ki, henüz gördüm anladım, bir şeyleri doğru yapmış olmanın o saf sevincindeyim.
Naif... Kendince... Öyle bir hal...
Güzel.

Günlük değişti.
Yeni bir defterim var şimdi, her sene olduğu gibi.
Bu kez farklı bir şey seçtim.
Defterlerimle aramdaki o garip bağdan bir oyun uydurup.
Bakalım.
Bekleyip göreceğiz.

Uyandığım bu sabahın kör saatinde, her şey için fazla duygusuz ve uykuluyum.
Bugün için bu ruh hali fazla yanlış...
Kendime dönmek üzere, masal diyarıma gidiyorum şimdi...
Sevgili bilinçaltım, hasretle kendine çekiyor beni.
Bekletmemeli...

Bekletmeler, en sevmediğim.
O'na olan sevgimi tüketen...
Çünkü o hep bekleten...
Gelmesin...
(Bir gönülsüz 'gelme'yi daha böylece tükettik... Hayırlar, uğurlar...)

Yazacaklarım var, anlatacaklarım...
Bekleyecek.

1/15/2012

** Gece Yarısı Sancısı **





Perdemin aralanmış köşesinde kırmızı bir gökyüzü var.
Üzerimde kırmızı bir battaniye...
Kalkıp yürüyorum, ilişip bir köşesine manzaranın, uykumda benden habersiz başlamış, gökyüzünden düşen kristal tanelerini izliyorum.
Sanki süren bir rüyanın parçasıyım ve aynı zamanda yarım kalmış bir hikaye...
Kendime bir bir kar taneleri seçiyor, oradan oraya süzülerek düşüyorum.
Telefonda duyduğum ses yabancı... 
Ömrümün yarısını uyuduğum bu yatak yabancı...
Yastığım... 
Baş ucumdaki fotoğraf...
Kitaplarım... 
Sanki onları bir yerlerden çıkaracağım... 
Bir de kar kürem var... 
İçinde tanışıp çok sevdiğim bir şehirden binalar... 

Darmadağın odam.
Sanki taşınma hazırlığı... 
Koliler eksik bir tek ve bir de başka oda hayali...
Zamanı durdurmak gibi darmadağın... 
Zamanda durmak gibi...
Hiç ses yok. 
Çıt çıkarmıyor gece... 
Mağrur bir tebessümle susuyor yalnız.

Ben gibi.
Var bir bildiği...
Anlamışlığı...
Hissetmişliği...
Var.
Bu sessizlik ondan.

Kırmızı ağacım tüm yapraklarını döktü çoktan.
Çırılçıplak, soğuk... 
Dallarında kar taneleri taşıyor şimdi...
Eriyen taneler köküne hayat... 
Sokak lambalarından daha aydınlık kış...

Zihnim bomboş...
Yazısız bir tabelayım bu gece...
Akmayan hecelerim bile tıkanmıyor kıvrımlarında beynimin...
Soluksuz bir sessizlik...
Kış gibi...
Gece gibi...
Huzursuz bir sessizlik...
Uykusuz...

Şarkılar düşürüyorum aklıma...
Bir kadın yürüyor, siyah beyaz bir sonbahar sokağında...
Sesindeki keder huzurlu, piyanoda akıp giden parmaklar yalnız bırakmıyor onu...
Mırıldanmaya korkuyorum, kusursuzluğu bozma endişesiyle...
Cennetten bahsediyor bir deli düşte...

Paralel bir evrende, yine otururken böyle, aynı şeyleri düşünüyorum.
Derken saat gece yarısını vuruyor.
Bir yerlerde büyü bozuluyor, hissediyorum...



Evden uzakta olmanın sancısı, geceyi bölüyor orta yerinden...

1/09/2012

** ÜVERCİNKA **



“kuşlar toplanmış göçüyorlar
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“seni o kadar yakından görünce,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“hızla geçen otobüslerin ardından benzeşmek…
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“senaryocu bayanla bir bankta oturuyoruz
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“iyi anlarında sesin kalınlaşıyor.
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“baktım yeri toparlıyor ayak izleri
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“eşiklere oturmuş bir dolu insan
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

**

“fazıl hüsnü diyor ki, ne diyor fazıl hüsnü?..
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“ortaoyunumuzun dekoru bir kağıt mendil
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“ve konsolun üstünde noksan bir gümüş kutu
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“uzaklardaydın, oracıkta öbür kıtada,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“ikinci bir parıltı var senin bakışlarında
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“'kehanet' adlı kısacık bir şiir buldum
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“iki çay söylemiştik orda, biri açık,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“uzaklara bir bakışın vardı kafeteryada
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“bir şey var, ancak makilerin orda söyleyebilirim,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***

“an ki fıskiyesi sonsuzluğun
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”

***
"bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
keşke yalnız bunun için sevseydim seni."


CEMAL SÜREYA

1/05/2012

** One Safe Place **

Sabah dışarı çıktığım an, bir metre ötemi göremiyordum. Deli bir sis... Her yer, sadece beyaz duman...
Marc  Cohn'un sesi kulağımda... Nefes borumu yaktı, içime hızla çektiğim hava... Vermedim bir zaman, ısıttım, ardından havaya karıştım...

Aklımda eski zaman masalları gibi bir akşam üzeri... Büyü gibi sisli bir kentte... Yalnız topuk sesleri, bir çift ayakkabıdan gelen ve yanında usul usul yürüyen bir başkası... Kim derseniz, 'Örümcek Dede' derdim. Rüya gibi apartmanlar, küçük, sevimli, renkli... Her biri, bir diğerinin benzeri... Kanallarla ayrılan... Ve sokak lambaları, sisli akşamı aydınlatamayan...

Otobüs durağı az ötemde, ben kilometrelerce uzaktayım... Gitmeli diyorum kendime hep, ait olduğum sokaklara gitmeli... Oralarda kaybolmalı... Biliyorum, bir şey çağırıyor beni sürekli... Biliyorum.

Sevdiğim şarkılar uğruna yürüyorum, duraklar geçiyor, durmuyorum... Hareketsiz beklemeleri sevmiyorum... Bu yüzden ne otobüsler, minibüsler, dolmuşlar feda ediyorum. Gözlerimi yaşartan soğuk mu fedakarlık anlayışım mı bilemiyorum.

Saat ayırmaksızın saçmalayabiliyorum.

Ardından işe gitmek üzere otobüse biniyorum. İnsanlar... İnsanlar... İnsanlar...

Bu sabah yine insanları sevmiyorum.

Öğlene geçecektir...













"Güvenli bir yer" ihtiyacı bulana kadar geçmeyecek, biliyorum.





1/04/2012

** Geçmiş Yıllardan Notlar **

3 yıl... 3 günlük... Tarih bana, ben ona, izler bırakmışız...
Dokunmuş, hissetmiş, sayfalara dökülmüşüz...
Merak ettim, açtım bir bir defterleri...
Paylaşmaya değer cümlelerdi;

***

"Her şeye söyleyecek bir şeyim, verecek bir cevabım varken kendi sorularıma neden bir yanıt bulamıyorum..."
02.04.09

"Şu anda tek bildiğim, içimde kırılan her ne idiyse düzelmeden o haliyle kaynadı yeniden ve eksik kaldı, boşluk kaldı öylece. Bundan sızlıyor böyle. Yeniden kırıp oturtmadan da geçmeyecek. Biliyorum."
05.04.09

"Terminalleri seven birini tanırdım... Ben de seviyorum, uzay boşluğu gibi burası... Zamanı durduran yerler...'An' sanki bir tek burada değerli..."
11.04.09

"Zayıf hafızamın karşısında dirençli bir anı kazımış baş harflerini kuytulara... Unutmamışım, her ayrıntı aklımda! 1 Mayıs 2006... Yalnız bir tebessüm bıraktı geriye... ve atmosfere savrulmuş küller... İlk mektubuydu... Bir hayaletin hikayesini izlemiştik birlikte; kalbi kırılmış, yalnızdı. Geçen yıllar kalbimizi kırdı, yalnızlaştırdı..."
01.05.09

"Duygusal biri olabilirim ama bu duygusal hassaslığı korumakta iyi değilim. Mantık daima öne çıkıyor. Fark ediyorum ki bu da beni fazla 'anlayabilir' kılıyor. Hak vermiyorum belki çoğu zaman ama anlıyorum insanları..."
15.06.09

"Radyoda tesadüfen karşılaştığım İlhan İrem bile sakinleştirmiyor içimdeki fırtınayı... 'O'nu bulup, karşılıklı olarak buna hazır olmadığını bilmekten daha kötü bir şey var mı?! Aylardır kimseye anlatmadım, kendime bile, büyümesin, büyütmeyeyim diye... Öyle biri ki, onunla tamamen kendim gibiyim, en ince ayrıntıma kadar benim... Eğlenceli, sevimli... Ama öyle yanlış ki! Güvenemem... Yiğitliği bırakıp, diğer her şey ile üstelik, ona 'seni seviyorum' diyemem. Bunu anlar mı, buna hazır mı bilemem. Kalbimi eline veremem kıracağını bile bile! Yine de muhteşem bi' akşamdı... Can!"
18.06.09

"Aşk'a dair yazdığım her satır, saçmalama. Baktım da geriye doğru şöyle sayfalara... Öyle kuvvetli bir istikrarla saçmalıyorum ki! Kendime şaşırıyorum. Aşk, hayatımda olmayan tek, net şey..."
15.07.09

"Bulsam bir yerde, kendime damardan Ankara vereceğim."
27.07.09 (Sapanca'da geçen bir yazdan...)

"Oturdum Nedjima'ya, elimde buz gibi bira... Kapattım gözlerimi, hafif bir rüzgar esti, Ankara kokan buram buram... Öylece kaldım, dinledim bir zaman. Ve bir gün öleceksem, bu şehirde ölmeyi diledim."
02.08.09

"Tesadüflere inanıyorum hala ve inanıyorum bir gün bir yerde karşılaşacağımıza... Henüz tanışmamış olmamız, bir şey ifade etmez!"
26.08.09

"Sorular olmadan anlamsız, daha doğrusu amaçsız olurdu hayat... Çocuktum, yine de çok severek izlerdim her sabah Metin Uca'nın haber programını. Daima aynı cümle ile kapatırdı programı; 'Yüzünüzden gülücükler, aklınızdan soru işaretleri eksik olmasın.' Virgülden sonrasının ne kıymetli bir dilek olduğunu, tam anlamıyla ancak algılamaktayım... Yeni günü, yeni soruları olmadan karşılamamalı insan!"
25.01.10

"İncelikler kazandıkça ne çok inciniyor insan..."
25.02.10

"Güzel bir gün geçirdim sanırım... En azından güzel cümleler duydum; ' Hala çok yaralısın, o yüzden şimdi değil... İyileştiğinde gel demiyorum, iyileşmeye hazır olduğunda gel. Çünkü gidişine bir daha dayanmak istemiyorum. Bu çok zor... Ben istiyorum ki, buruş buruş olduğun zaman da yanımda ol... Eğer bir şansımız kaldıysa ve bunu şimdi kullanırsam kaybederim. Yine terk edersin. O yüzden şimdi değil, hazır olduğunda... ' dedi Onur. Bazı şeylere hazır olunur mu bilmiyorum. Aniden olmalı sanki... Ne olduğunu anlamamalısın. Anlamamalısın ki kansın yüreğin, akıl çelmeden fikrini..."
17.03.10
( 23 yıl yaşadım. Çok değil. Ama hayatım boyunca dilediğim cümleleri bana, ben hiç istemeden, beklemeden söyleyen tek adamın değerini hiç bilmedim. En yakın arkadaşımı böyle kaybettim. Haklıydı yine terk ettim.)

"Tercih edilmiş yalnızlık, güzeldir."
26.03.10

"Hızla ölüyor içimdeki her masal... İnanmak zor mucizelere! Aşk oysa, ne büyük mucize... Ama nasıl da uzak bu dik başlı gönlüme!... Yağmur yağdı yine şehrime... Soğuk, iliklerime kadar... Ben sırça köşkümde, yerle bir oldum, damlalar durmadı, yağmurdan korktum. Cama yaklaştım, bir şarkı mırıldandım, nefesim sıcak, cama vurdu. Gördüm... Anladım... Daima neden belli belirsiz dünya. Bir tek nefes, vurduğunda soğuk gönlüme, bozuluyor netliğim, etrafım can kırıkları... Buğu... Yok oluyor, canı parçalandımı..."
6 Nisan 2010...

"Doktorlar her zaman çare olmuyor dertlere..."
24.04.10

"Aynı şeyi defalarca tekrarlamak onu gerçek yapmıyor, sinir bozucu yapıyor. Fark ettim."
12.05.10

"Serin bir bahar sabahı, uyanmak tek başına... 'Bahar' aşkı çağrıştırırken ve 'serin' nitelenirken sabah, bu bile böylece buruk ve kederliyken bir de 'tek başına'... Klasik anlatılarda üzücü... Değil oysa. Hayatımın en huzurlu ve en keyifli sabahı!"
20.05.10

"Ankara... Yağmur... Hüzün... Her nasılsa huzur! Çünkü; 'her şey olur, her şey büyür, her şey geçer, hayat kalır...' "
10.06.10

"Eğer ölseydim bugün... Otopsi raporumda 'sıkıntıdan öldü!' yazacaktı..."
21.07.10

"Eylül geliyor... Yılın en keyifli zamanı; özlediğin her şey döner ya, yeniden başlar ya hani... Yeni defterler gelecek kırtasiyelere, bu bile güzel! Yine bir sürü defter alacağım, evet, evet hastayım biraz bu konuda, kalemler de almalı hatta! Ve zarflar... ve mektuplar... Sonra yağmurlar... Kahve kokusu... Kitaplarım... Eylül, gel!"
29.08.10

"Kahveli, sohbetli, keyifli bir günden başka nedir ki cennet?!"
12.12.10

"Bir tane daha... Yeniden başlamadı hiçbir şey, takvim yaprakları o kadar güçlü değil, baştan başlamadı..."
21.01.11

"Kar yağıyor... Sanki dışarıdaymışım ve kar tanelerinin arasına gizlenmiş bir küçük ayna parçası beni Kai sanmış, gözüme kaçmış... Tatsız geliyor dünya."
26.01.11

"Gün usulca batarken gölgemle yanyana yürüdük sahilde... Yüreğimi döktüm denize... Sızım sızım kağıt kesikleri... Köreldi."
31.01.11

"Niteleme sıfatlarımı nereye kaldırmışsam bulamıyorum. 'Nasılsın?' deseler, donar kalırım... Gün 'nasıl' bilmiyorum... Sessizim... Kaybolan yalnız sıfatlarım değil sanırım."
19.02.11

"Bir şeyler oluyor, bir şeyler değişiyor, ben izliyorum; bir pencere kenarından. İçine karışmak, gelmiyor içimden... 'Neden?' diye sormuyorum bile. Vardır elbet bir bildiğim ya karışmıyorum kendime... Özgür bıraktım düş'üncelerimi... Dönerlerse, benimdir!"
10.03.11

"Güneş yine acı çekerek doğdu bu sabah. Sanki o da bahar sarhoşu, hiç çıkmak istemiyor yatağından. Hiç gelmeyen bahar, sersem gibi yapıyor her bünyeyi..."
01.04.11

"Ne güzeldi... Dolunay... İstiklal... Boğaz..."
13.07.11

"Tepeden tırnağa yaz her yer. Sonbahar gelmeli acilen! Belki de kutuplara daha yakın bir yerlere göç etmeliyim... İrlanda gibi."
28.07.11

"Güzel oldu ama tadı damağımda!"
16.08.11

"İyi akşamlar!"
11.09.11

"Eylül, güzeldir!"
29.09.11

"Ortaçgil'i canlı dinledim!"
13.10.11

"Pencereden duvara vuran ışık,ağacın yaprakları, rüzgarla dans eden gölgesi... Yağmur damlaları cama vurmayı kesti."
18.10.11

"Hayatım şu sıra bir bekleme odası dağınıklığında... Özensiz, tozlu... Temiz ve toplu görünüyor olsa da."
05.11.11

"Irish Pub ve Guinness!"
26.11.11

"Zincirler çözüldü, oynadı taşlar yerinden. Aldığım kararlarım var. Farkında olmasam dahi, doğal bir süreçmiş gibi... Bir değişim arifesi gibi...
...
'Ben' tamam sayılır, 'biz' olmak vakti şimdi... Mutlu yıllar dünya!"
31.12.11

***

Zaman garip bir icat... Hep söylediğim gibi...

1/02/2012

** Melankolik Diyorlar Bana, Desinler Değişemem! **

Öz Hakiki Hangover İftiharla Sunar!

Saat 9...
1 Ocak 2012...
Uyandım...
(Ayıldım!)
Yatıyorum, yumuşacık yastığım, yorganım... Gözlerim pencerede, kar yağıyor! Yılbaşı sabahı bembeyaz Ankara!
Ama bir şeyler garip... O koltuğa nasıl yattığıma dair hiçbir şey hatırlamıyorum. Çantam yanımda, açık. Carmen içinde. Fotoğraflara bakayım diyorum, hafıza kartı yok! Telefonumu arıyorum. O da yok. Ama televizyonun kumandası bende!
Onunla mesaj atmaya kalkmamış olmayı umarak doğruluyorum. Midem felaket, başım dönüyor ama nasıl keyifliyim...
Yanıma bakıyorum.
Sevgilim de yok!
Sonra sakinleşiyorum, çünkü zaten bir sevgilim yok...

Odada bir de kaplan olsa... Tamam, Hangover'ın devam filmindeyim diyeceğim...

Evde herkes uyuyor ama Özüm ve Ebru yok.
Yok oğlu yok yani...
Sonra telefonumun başucumda olduğunu görüyorum. İki de mesajımla beni bekliyor...
Kimden olduğunu söylemem.
Seval'i arıyorum, yan odada, o da uyumuyor. Gelip beni kurtarıyor. Hafıza kartım çantamda, Özüm ve Elif diğer arkadaşlarda, Öz'ün alerjisi tutunca geçmişler oraya, ben o sırada çoktan uykunun sıcak kollarında...
Dokunmamışlar bana... Kıyamam!
Akşamı hatırlayıp hatırlayıp gülüyoruz!
Hafızam kare kare yerine geliyor, oturuyor taşlar...
Ne eğlendik!
Kahkahalarla girdik yeni yıla!

Geçen seneden eser yok şimdi ruhumda...
Drama Queen'lik kariyerime ara vermeye karar verdim. İçim karardı.
Depresyonum da sıkıldı zaten. Uğramıyor nicedir. Yani işte 3 gündür falan...
Uzun bir süre...
Demem o ki; iyi yıllar herkese!

İlk iş günümün son saatlerinden selam ederim. Hava karardı. Güzel, soğuk bir kış akşamı şimdi Ankara...
Çıkıp en sevdiğim caddelerden birine doğru yürüyeceğim, buzlanmış yollarda kayıp düşmemeyi umarak. Canımın içiyle buluşacağım sonra, işe başlamışken ıslatmalı.

Hayır, yalnızca kahve içeceğim. Valla!

12/14/2011

Rüzgara kapılmış gibi...

***

Saçlarım sonunda duştan sonra tam da dilediğim gibi buluyorlar kendi şekillerini...
Örnek almalıyım onları.
Oysa ben de yüreğim de...
Rüzgara kapılmış gibi...

***

Gün doğmamıştı henüz.
Şehrin ışıkları ve boğaz ve gökyüzü ve insanlar...
İnsanlar dolusu yalnızlıklar...
Görkemli.
Aydınlanırken gün, bir binanın yüksek bir katından, en sevdiğim gibi, hep sevdiğim gibi, izliyorum 7 tepeli bir şehri...
Öz şehrim...
Uzağım...
Ne güzelsin!

Eşyalarım darmadağın...
Çıkıp yürümeli...
"Eteklerimde bir yığın yaprak..."
Çıkıp yürümeli...
"Bakıp semaya, ağlayarak..."
Yürümeli, yalnız.

***

Müzik karışıyor kalabalığa...

Ben yarın gece eve dönüyor olmanın huzurundayım...

Bu şehri, dokunmadan seviyorum.

En sevdiğim filmler gibi...

John Keats'ın şiirleri gibi...

Bir yıldız kayıyor... Parlak.

Oturuyorum baharlar içinde. En kara kış mevsimde.

Verilmiş kararlarım, yüzümde tebessüm... Annemi hatırlarım... Yılbaşlarını... Her yıl kendiyle nasıl da barışırdı...
Yeni kararları... Annemin kızıyım...
Boynuz kulağı geçse bari...

Yeni yıl dileklerimi hazırlıyorum yine, huylu geçmiyor bir türlü huyundan.

Mumlarım içinde dilek biriktiriyorum...

Koşmaktan, terlemekten, fark etmemişim.
Yıl bitiyor...
Hem de nasıl!

İyiyim.

12/13/2011

Dışarıyı izlediğimi sanıyorsun sen... Ya da yalnızca pencereyi... Buğusunu...
Yanılırkenki sana bakıyorum uzaklardan...

"Seni böyle uzak...
Seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi...
Kafamın içinde duymak..."

Kelimeler cümlelere karışıyor, dans ediyorlar beynimde...
Gözlerini kapatıyorsun, uykuya yakışıyorsun...
Gölgeler oynuyorlar bizimle...
Biz... Olmayan bir şey... Hiç gibi...

"Şansımız dönmüş..."demiştim...
O anki sessizliğin, nasıl da gürültülüydü....
Geçmiş zamana dair en güzel tanımlar geliyor aklıma...
Hiçbirini seçesim de yok, tüm bunlar için içlenesim de...

Oturuyorum her şeyden uzak bir hayal şehirde...
Herkesinhayalişehri'nde...
Kahve kokuyor her yer, kış şarkıları çalıyor...
Pencereden güneşli gün sokağa, oynamaya çağırıyor...
Güneşi sevmiyorum.

Sonra gündem değişiyor...

12/08/2011

Dönüm...

Bazen ben fark etmeden de akıyor zaman...
Anlamıyorum bile...
Aynada sanki aniden belirmiş gibi gözaltı halkalarım...
Yorgunluktan diyorum.
Sonra kenarlardaki ince hatlar çekiyor dikkatimi... Daha az gülmeliyim diye düşünüyorum.

Zaman cidden fark ettirmeden geçiyor bazen.
Her sabah evden çıkıyorum, her yere koşarak yetişiyorum.
Sevdiğim ama vakit ayıramadığım insanlarla karşılaşıyor, acele selamlaşmalarla hasret gideriyorum.
Sohbetini özlediğim arkadaşlarımı oyalıyorum merdiven boşluklarında, bir kelime, bir kelime daha!
Otobüste uyuklayarak dönüyorum eve.
Aklımda binlerce şey, yarına dair ve öbür güne ve diğerine...

Unuttuğum doğum günlerini artık saymıyorum.
Gerçi bunun nedeni bir protesto... Geçen seneki doğum günüm ardından bu konuda lanetli olduğuma karar verdim, artık kutlamıyorum. Bu kara büyü bozulana kadar da kutlamayı düşünmüyorum.
Sosyal paylaşım ağlarının hatırlattığı doğum günlerini de kutlamaya üşeniyorum.

Yaş aldıkça, insanlar doğmaktan çok ölüyorlar... Ölüm yıl dönümlerinde ise hiç iyi değilim...
Bu akşam eve geldim...
Yine koşuşturmalardan fiziksel acı hissederek...
Bir kaç kısa anın hatırlattığı eski anılardan hafif bir kalp ağrısıyla...
Klasik bir gün sonu işte...
Kapıdan girdim, mutfağa geçtim, kahve yapmak için...
Bir baktım börekler, çörekler...
Seslendim teyzeme, hayırdır keyif yapmışız sanki toplanıp, nasıldı günün diye...
Bugün anneannenin ölüm yıldönümü ya, dua okuduk onun için dediği an...
Durdum. O an her şey durdu. Bardağa koyduğum sıcak su bile akmayı bıraktı bir an.
Rutinin içinde kayboluyorum dedim kendime!
Sonra...
Sonra her şey yine sıradan...
Öyle cidden ya dedim, bi' an gözleri geldi aklıma...
Beni nasıl da severdi... Sevilmekten bunca kaçıyorsam biraz da o nedeni... Boğulurdum sanki...
Çocukluktan kalma işte hep yaralarım...
Ama özledim sesini...
Gözlerim doldu sonra, ses etmedim...
Alıp kahvemi odama çıktım.
Maillerimi kontrol ettim...
Yapılacak işler, aranacak insanlar, planlanacak bir geleceğim var.
İçinde tamamen yalnız olduğum...
Bir an bütün bunların içinde boğulur gibi oldum.
Sonra bıraktım her şeyi bir kenara ve kendimi dinlemeye koyuldum.
Oturdum yazmaya başladım...
Doldum da döküldüm ya da...
Ne denirse artık...

Anlamsız, alt metni bol, yalnız kendi bildiğim bir dilde cümleler sıraladım.

12/07/2011

Hiç.

Mevsimler geçiyor...
Mevsimlerden geçiyorum.
Hiçim...
Gözledim dalıyor...
Gözlerim doluyor...
Kalıyorum.
Öylece...

Eski şarkılar, yeni şarkılar... Sadece şarkılar...
Bildiğim şarkıları söylüyor bilmediğim insanlar...
Hala hiç...

Uzaklara gittim.
Sisli bir akşamüzeriydi...
Yalnızdım.
Yapayalnız...
Bir meydanda...
Etrafımda insanlar, bilmediğim dilleri konuşuyorlar...
Hayatımda hiç... ama hiç... o anda olduğu kadar "ev"de hissetmedim!
Ne kahvem vardı, ne rüzgar, ne yağmurum...
Yalnız sis...
Yalnız ben...
Evdeyim.
Evdeydim...

***

Yazmadım.
Yazamadım... Çoktandır.
Ne zaman denedimse alıp elime kalemi, sen geldin aklıma, o geldi sonra ve diğerleri bir hızla...
Kafesinde tutsak olduğum göğüs... Yılların masalı kalp atışları... Bir varmış... Bir de baktım yok...
Binlerce mazeretin ardından, sendin, oydu ve diğer herkes içime akan gözyaşlarının sebebi...

***

Verilmesi gereken kararlar kapımda...
Yüreğim çocuk oysa hala... Korkuyorum.
Şaşırtıyorum herkesi...
Asıl beni gördüklerinden beri.
Evet, beceremediğimde olur her şeyi, bende korkarım...
Ama hallederim de.
Yine de yardım edebilirsiniz, sorun yok.
Direnirim, direnmem demiyorum ama yardım edebilirsiniz...
Sanırım...
Yapabiliyorsanız...

***

Bir yıl daha bitiyor...
İlk haberini vereyim...
Bu blog ömrünü tamamlıyor.
Defterlerim gibi... Her yıl biriken sıra sıra...
Son kayıtları bu alanın da...
Yenisi gelir mi gelmez mi bilmem.
Anlatacak hikayelerim var elbet, becerebilirsem dışıma çıkmayı...
Görebilirsem ne var ne yok...
Bir liman bulup da demirleyebilirsem...
Anlatacak bir hikayem var, sonunu bilmediğim...
Bir süre daha da bilmek istemediğim...

***

Mevsimler geçtim...
Aradım hep...
Şimdi kış...

11/10/2011

1881 - 193∞

Koyu karanlık...
Sevmediğim yağmurlar...
Son, bahar...

Siren seslerini duymuyorlar!

Tanımadığın halde bir ölünün yasını tutmak halini saçma buluyorlar...
Karalıyorlar, kötülüyorlar...
Kapitalizm! İnandırıyorlar...

***

İlkokulda öğrenmedim adını, hayır...
Evimizin salonundaydı hep resmin, hep bizimleydin!
Seni anlamak, hissetmek mühimdi...
İddia edildiği üzere sembolleştirildiğinden, putlaştırıldığından değil!
Sen inanmak istenen her şeydin, vardın, gerçektin...
Sen, hak etmediği halde bu millet ki öngörü gücünle sen de biliyordun bunu... En büyük hediyeydin...

Bak yazıyorum...
Kendi fikirlerimi... Kimseyi de karıştırmıyorum.
Sindirmeye çalışanlar var hala elbet...
"Kadınsan susacaksın", "küçüksün bilmezsin", "hak ne ki, kes sesini"ciler... Daima da olacaklar.
Sen varsın diye susmayacağım.
Seni söküp atmaya çalışmaları bundan.
Anlamıyorlar...
Anlamıyorlar...

Ben hep çocukluğuna üzülürüm mesela...
Kalbin ne çok incinmiştir ideallerin uğruna sevdiğin kadınla kavuşamadığında...
Annen öldüğünde...
Hiç sezdirmemişsin...
Nereye aktı gözyaşların...

Cümlelerin öyle ışıklı ki... O ışık altında ne çok terlemişsin kim bilir...

Bugün, düşünüyorum.
Özgürce!
El uzatanlar var, umursamıyorsam, yine seni bildim diye...
Kötü örneksin bak, başımı yakacaksın...
Konuşuyorum da zira...
Başımı yakacaksın...
Yak!

Ne dedi Nazım;

"Ben yanmasam...
Sen yanmasan... "

Kıymet bilmezler yüreğimi sızlatıyor...
Yine gözlerim dolup dolup boşalıyor...

Adınla prim yapanlar...
Uğruna kalemini satıp, "daha"nın derdine düşenler geliyor aklıma bir bir...
Biriyle aynı okulu okudum, biliyor musun?
Çocukluk hayalimdi...
Onun da aynı sıralarda oturduğunu bilmek, garipti...
"Mustafa" dedi sana...
Bana kalırsa beceremedi, anlatmayı...
Dahası... Anlamayı...
Ki zaten... Neyse.

***

Nutuk, başucumda hep... İlk çekmecemde!
Cümlelerin yanımda olsun hep diye...

Siren seslerini duymuyorum...
Gerek de yok.
Bunların hiçbirine gerek yok!
O kadar her yerdesin ve bu herkesi o kadar çıldırtıyor ki hala...
Gerek yok dahasına!

Minnettarım, her hecene...

Huzur içinde yat demeye dilim varmıyor...