Fotoğrafım
Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...

10/31/2011

** "OL" DEDİK, OLDU! ""





Canımız sıkkın... Hem de nasıl... 
Gidenimiz usulünce gitmediğinden, beklediğimiz hiç gelmediğinden...  
Keyfimiz yok.


Ben üzerinde durmuyorum hala, hala sıradan. Olur diyorum, her şey olur. Herkes gider. 
Yolunda gidiyorsa her şey, kıllananlardanım ben, 'vardır birşey altında nasılsa'cılardanım. 
Alışkanlık...
"Evren" ile karmakarışık ilişkiler içindeyim.

***

Üzerine tek satır yazacak bile bir şey hissetmediğim "hoşçakal"lar geçti günlerim...
 Ayrı mı yazılmış, birleşik mi, bakmadım bile. 
Öyle uzun zamandır bekliyor ve defalarca söyleyip anlatamadığımdan kendi anlasın da bari sonra elimden geleni yaptım diye huzurla devam etsin yoluna diye sabırla, ama gerçek bir sabırla, bekledim durdum... 
O üzerine alınsa da, hayatımı yaşıyor olmam bu sürede, o kadar da fedakar olmadığımdan... 
Şükürler olsun... 
Sonunda duyduk jeton sesini.
Huzurluyuz! 
Fazla iyi biriyim bazen. Bu çok kötü!

Hafifledim... Rahatladım... 
Belki de böyle hissetmemeliyim. 
Ama hissettirmemeliydi. 
"It's not me, it's you!"

***

Benimse aklımsa başka şeyler...
Aitlik eklerini sevmem hiç adımın önündeki sıfatlarda.
Hiç sevmem.
Gel gör ki... 
Ah! 
"Güzelim" diyor... 
İçimde bir ergen, "ben güzel miyiiiiiiiiiiiiim, ay! cidden mi..." diye eriyor... 
Umarım erir biter gider ve ondan kurtuluruz! 
Bu haller, bu bünyeye zararlı! 
Aptal bir gülümseme suratımda... 
Aslı yok, biliyorum.
Bilgi ceza, bilgi suç, taşımak ağır aga! 
Bu böyle yani.
Pozitif düşünsem, sonunda yine "evren" ile samimi olacağım...
Kafa göz ona dalacağım...
Olmayacak.
Neyse! 

***

Velev ki...
Canımız sıkkındı işte...
Çıkıp bağırasımız vardı bir yerlerden yukarıya...
Sesimizi duysun istedik.
Ve daha önce hiç gitmemiştik...


Ben kendimden hiç vazgeçmem ya, canım topuklu ayakkabı giymek istedi. 
Giydim.
Paris'te yürüyüşe çıkar gibi çıktım Ankara Kalesi'ne! 
Mutluyum! 
Çok eğlendik...
Yol boyu birbirimizle dalga geçerken...
Ben arnavut kaldırımlarında topuk seslerimle... Düşmemenin haklı gururunu yaşarken... 
Sürekli oradan buradan saçmalarken...
Kitabımız için heyecanlanırken...
Kapak tasarımını tartışıp, sonra hangi programa katılsak acaba diye Okan'ı, Kürşat Başar'ı yarıştırırken...
Hayallerimizle mutluyduk, tam olarak "şimdi"de!
Öncesi sonrası, olur geçer.
"Gerçek olan tek an"da rahatlamış ve mutluyduk...
30 Ekim bir kırılma günüydü... 
Kaleye hayallerimizi kurtarmaya çıktık biz...
Zindanlara hapsedilip kırılıp incitilen.
Gittik, aldık, geldik!

Yolda yüzümü Mona Lisa'ya benzetti bir fotoğrafçı!
Mona Lisa el öpmeye gelsin! Demedim. :P

Hayır hayır, çok eğlendim... 
National Geographic fotoğrafçısı, beni fotoğrafladı! 
Sohbet ettik... Hiç ukalalık yapmadım eğlenmek için. 
Çok usluydum. 
Kendim gibi...
Siyah ve kırmızının uyumuna bayılmış! 
İmzamı sevmiş yani...
İçten içe sevindim. 
Onaylanmak güzel şey, benim için bile!

***

Keyifli bir dün! 
En güzellerinden...
Anılar biriktirdik kendimize... Sermayemiz...
Anlatacak öyküleri olan insanlarız... Biz yaşamayalım da kim yaşasın.
Can'ımız da yanacak, kalbimiz de kırılacak...
Hayallerimiz incinecek bazen...
Ama...
Tek bir kelime, ama, yalanlayacak ardını hemen, önümüze baktıracak...
Ama keyifli günlerimiz, kahramanlarımız, var!




İçimizdeki ergene selam olsun! 



***

Ankara ile vedalaşma günü olur dedim ben ama...
Daha var.
  

Acele etmeyeceğim...


10/27/2011

masal...

Bir varmış bir yokmuş...

Kırmızı Gözlüklü bi' kız varmış...
Bi' de...


Kırmızı şemsiyeli bi' adam...

Ama birbirlerinden haberleri yokmuş... 

Küresel ısınma olmasa belki de hiç olmazmış...

Ama gün içinde değişik seyreden hava koşulları belki olmazı olur yapar...

Belki bir gün, karşılaşırlarmış...

Sonra... 

Bu kadar.

10/26/2011

** BELKİ ŞEHRE BİR FİLM GELİR... **

Hiçbir cümle doğru ve yerinde gelmiyor bazen...
Eksik kalıyor, yetmiyor... Ya da çok fazla yüklüyor, çok...
Konuşmadan anlamak, aynı yaraya kanamak, farklı damarlarda oluk oluk...
İlaçsız, çaresiz... Sessiz...
Hani ateşler içindeki bir hastanın ateşini düşürememek bir türlü...
Kıvranırken gözünüzün önünde...
Başucundan ayrılmamak yine de... Belki yollar, belki yıllar öteden bile!

Birlikte gülmek, hep yaptığımız iş... Birlikte ağlamak da öyle...
Sükunetle bekleyebilmek bizdeki... Sakince...

Kanasın, kanasın, kanasın diye... Tüm zehir akana kadar.
Yaralarımızı da birlikte genişletiriz, kapansın, iyileşsin diye, elele...

Öyle.

Büyümek sancılı zira. Tek başına çekilir dert değil.

Anlatmaya hazırlandığım uzun bir hikaye var şimdi. 3 genç kızın paylaştığı... Fazla hızlı anlıyor, kavrıyor genelde pek sevilmiyorlar... Üçü de sivri dilli, aslında her şeyleri fazlaca sivri... Bu yüzden çok yoruluyor ama kendilerine asla ihanet etmiyorlar. Egolarına yenilmiyorlar ve bu çileden çıkarıyor etraflarındaki herkesi... Sırtlarında daimi bıçak yaraları... İzlerini yarıştırıp eğleniyorlar... Her şey geçiyor sonuçta. Her şey!

Duyuyor musun?!
Her şey...

Ayrı yazılıyor bak! Ayrılıklar da geçiyor. Garip.

Aşk incitemiyor artık kimseyi, insanlar korkak çünkü. Biz inciniyorsak eğer, hala şansımız var demektir.
O kadar kaybolmamışız demektir.
O kadar yitirmemişiz... Hayattan...

Bırak kırılsın kalbin.
Darmadağın olsun.
"Olsun! Zaten aşklar, hep böyle..."
Cebimizdeki son parayla bilet alalım! 29'unda Ankara'da!
Bağıra bağıra söylerken şarkılarını ve ağlarken ince ince...
Üstüne bir soğuk bira, geçsin gitsin ne varsa...
Daha başlamadık bile yaşamaya...
Hayalkırıklıkları yanımıza kar!
Ben sermaye olarak kullanıyorum, hikayelerimde gerçekten iyi kurgulanmış kötü karakterlere de ihtiyacım olacak...
Sen insan sarrafı olmak zorundasın! Yalanı, yalancıyı hep ayırmak... Ve en beteri olmak... Çünkü çok başarılı olacaksın, başka bir ihtimal yok!...

Her ne olup bitiyorsa... Bak bitiyor sonunda...
Dizlerimiz kanaya kanaya öğrendik yürümeyi...

Zaten adın gibi bildiğin her şeyi sıralıyorsam bir bir şimdi, bana kafa at diye değil!
Kendi kendine sesli söylemiş ol, okurken diye...
Hatırlamak da güzel çünkü...
Her şey gibi...
Ve en çok da, nasıl sevildiğini...

10/21/2011

ARDA KAL/AN

Daima nasılsa öyle aslında... Farkına varabilirsen ne ala... 
Ama ya varamazsan... Uçup giderse zaman... 
Kaybedersen hep... 
Bir tek an, yeter mi sana?!

Bir filmde diyordu ki esas oğlan; “ ve bildiğim, alıştığım hayat değişti, bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak... “ Daha ideal bir ilan-ı aşk düşleyemiyorum.

Hayallerimin cümlelerini duyduğum filmleri seviyorum. Hayallerime ait cümleleri sevdiğim filmlerde duymayı da...

Cümleler, güçlüdür... Duygular kadar!

Bir Gün'e de, mutlaka bir neden lazımsa, bu yüzden... O cümlelerden... Aşık oldum.

Dexter babasına sorduğunda; “ On yıldır onsuz nasıl yaşıyorsun?” diye... ve babası “o hep varmış gibi...” şeklinde yanıtlarken onu... Burada anlatılanı bir türlü anlayamayan bir adamın hayat yolculuğunu izliyor ve daha 20lerinde bir genç kadının farkındalığı ile ağlıyorduk, tüm salon...




“ Bir gün, elimizde olan... Bunu yaşadık, bir günümüz var artık, yeter, bu da yeter...”


Her yıl 15 Temmuz ile kesişen yolların bir türlü kavuşamıyor oluşuna sinirlenirken, sevginin aslına, derinine dair uzun uzun düşündürdü film. Öyle kuvvetli bir metindi ki karşıdaki, bir yönetmen filmi değildi izlediğimiz. Her saniyede anlayabiliyorsunuz bunu... Bir Gün, doğal olarak, ‘bir David Nicholl filmi' olmuş...


Karakterler, fiziksel ve ruhsal olarak sürekli değişiyor, sürekli gelişiyor, Anne Hathaway ve Jim Sturgess ise rollerinin hakkını fazla fazla veriyorlar. Yalnız onları izlemek bile bu filme gitmek için şahane bir mazeret!

Her şeyi bir hızla tüketmeye programlandığımız bu yüzyılda, sevgiyi bu derece derin işlemiş bir filmle cennette gibi geçiriyorsunuz akan süreyi... Hayatın alışılmış dramaları ile sınanarak büyüyen bu iki karakter 20 yıl boyunca bir zaman tünelindeymişçesine dolaşıyorlar... Kimi an birbirlerine, kimi an yolda rastgele karşılarına çıkan kimselere... Karışıyorlar... Onların yolu her ayrıldığında, kalbiniz bir kez daha sızlıyor... Öldürücü darbe henüz vurmasa da...



Bana kalırsa, City of Angels ardından zaten yasaklanmalıydı bu ani bisiklet kazaları...

Yine de ışık gibi; bu savunmasız, güvensiz dünya düzenine, “her an her şey olur”lara... Uyanma çağrısı gibi adeta... Sahip çık diyor, hani o “abi seviyorsan, git konuş bence!” gibi... Tut işte, bırakma diyor... Oyalanma, tüketme zamanını... Bir romantik dram için muhteşem bir zamanlamayla geliyor üstelik... Hevesi kursağınızda kalmıyor hiçbir aksak hikayenin...

Finalde, ıslak gözlerinizle, anlamaktan yorgun otururken öyle, muhteşem bir sahne karşılıyor sizi... Hani afişteki! Bir tek öpücük ve işte orada, ölüm korkusunun, endişenin, gerçeğinin ardında... Açılıyor kapılar; başka birine ait olmaya... Bir bütün olmaya... Bir tek an ile... Yetiyor da!

Sonuçta... Bir gün, kalan yalnızca elde avuçta... Bir gün, dünden yarına... Bir tek gün... Uyanmak bir başka kalp atışıyla daha önce hiç bilmediğin bir dünyaya...


10/17/2011

** HALA ASIL KONUYA GELMİŞ DEĞİLİM **

Bir derin nefes almak ve vermek zamanı kadar bir süre...
Ancak o kadar olmuş olabilir üç hafta değil... Değil...

Sanki kilometrelerce yürümüş gibiyim... Oysa yatağımdan dışarı çıkmadım çoğu zaman... Her yer köpek balığı, çıkamazdım... ( Bu benzetmemi yeryüzünde bir tek kişi biliyor mesela, bunu seviyorum... )

İfadelerim şaşırıyor, ne desem bilemiyorum, anlatacak, "anlam"landıracak cümlelerim kaybolmuş, saklanmış...
12 yaşında böyle hissettirmemişti... Zorlanmamıştım bu kadar karar verirken. Kolaydı bir şekilde...
Gençlik!

Şimdi yine biliyorum adım gibi, bundan on yıl sonra nerede olmak istediğimi, nerede olacağımı... Tüm ihtimalleriyle... Bu iyi, "bu/ğu" iyi...

Her şeyi ama her şeyi içime attım bunca gün... Biriktirdim sanki... Dikkatimi dağıtmasınlar diye...
Ne istediğimi biliyorum şimdi, cümlelerim nereye gidecek biliyorum.

Mesela artık başlıyorum, cidden... İlk cümlesi hazır bile... Hatta birden fazla "ilk cümle"ye sahip sevgili kitabım, kitabımız... Üç arkadaşız zira, kalem bende olsa da! Ah... Bana çok iyi davranmak zorundalar... Gerçi birinin avukat, diğerinin de istediğinde tam bir baş belası olduğu gerçeğini aklımda tutarsam sürekli, uslu olabilirim daima! Ama kimi kandırıyorum ki, birbirimizi bunca seviyorsak, sınır tanımayışımızdan, bağıra çağıra kendi yollarımızı bulduğumuzdan... Öyle bir hikaye anlatacağım ki, asalarımız olmasa da ortalığı sallayacak... Birimiz alnında şimşek şeklinde yara izine de sahip değil ama kalplerimiz var... Göreceksiniz... Kağıt kesiği diye geçiştirdiğimiz sıyrık(!)lar, nasıl da ölümcülmüş... Sonradan fark etmiş de oralı olmamışız yine, hayat devam etmiş... Falan filan...

Sonra, gidiyorum, evet gidiyorum... Hatta sabırsızlıkla geçsin aylar diye bekliyorum, başlasın artık hayatım! Çok koşayım, çok yorulayım... Yatağa girdiğimde gece, sabaha karşı hatta bazen... Yastığa düşmeden, düşlerde kaybolayım... Bir kaç saat sonra yine tüm enerjimle, küfrederek ama mutlu uyanayım, çok seveyim işimi! Belki uzun bir süre başka hiçbir şeyim olmasın ama yetsin... Dostlarımın yakınımda oluşu yetsin... Telefonlarla avunmayalım artık, kendimi bir yanlarında bulayım iş çıkışları...

Tabii yine İrlanda'ya kaçma planları yapayım... Daima sürsün... Bir gün biri beni kaçırana dek oraya... Girip aklıma, kanıma...

Ben son 3 haftada...
Köpekbalıklarından korkmamak dışında, onları sevmeyi öğrendim... Adamı terk ettim diyemem ya, güvenle huzurla bırakabileceğimi fark ettim... Cennetimde sıkıldığımı... Cehennemimin hakkını verdiğimden orda da sıcaktan çok bunaldığımı anladım. Teoman şarkıları ve onları birlikte dinlediğim insanların yardımıyla... Farkında bile olmasalar da hatta!

Kahraman da kahraman dedim durdum... Sırf biri de beni kurtarsın diye hayatımdaki insanları kurtarmaya çalışmaktan yoruldum... Salağımdır zira! Cidden! En iddialılarından hatta bazen... Ki şarkı söylemek dışında iddiasız yaptığım iş yok. Gün gelir o konuda da güvenirsem kendime, yan dünya!
Demem o ki...

Yalnızım diye sızlanıp durduğum her an için... Beni inatla yalancı çıkardılar. Hem de hiç farkında olmadan... Çünkü olsun diye değil, hali hazırda öyle olduklarından...
Sevgili kahramanlarım! Sizi bir gün uzun uzun, cümlelerce anlatacağım... Yazarken, karakter yaratmak için çıldırmama gerek kalmayacak... İyi ki! İyi ki... Ömrümdesiniz... Bıraktığınız her iz, hazine gibi!

Belki aşk yok henüz hayatımda... Belki Mr. Darcy karizmasına sahip olsa bile sırf eğlenmek için kirpiklerine rimel sürmeme izin verecek biri yok cidden... Olsun. Bir gün, çıkar gelir bir yerden. Acelesi yok.

Hem zaten... Neyse!

Şimdi paylaşmak istediğim bir şey var ki...
Mutluysam, iyi ki varsınız diye!

Son bir aydır, karın ağrısı olduğumun farkındayım!
Pişman değilim.
Her halimi çekmenize aşığım. Her halinizi çekmeye aşık olduğum kadar...
İyi ki! Varsınız...

Teoman müziğe dönsün ya da dönmesin... Hayatla başa çıkmanın bi' yolunu bulurum.

Ama "olmadan olmaz"larım var. Sabancı'dan zenginim. NET!

10/12/2011

** SERBEST ÇAĞRIŞIM **

Başucuma kahvemi koydum, uyanır uyanmaz bu sabah. Kokmuyor... 
Dışarıda deli yağmurlar, gökyüzünden yeryüzüne tek bir nokta yok kuru kalan. Duyulmuyor...
Toprağa gömdüğüm gidenlerim... Değerinden çok ederini göstermiş, bir derin nefesle, anlayışla, sakin uğurlanmış gidenlerim... Ağlatmıyor.
Heyecanlandırmıyor aşk ihtimalleri... Heyecanlandırmıyor!


Karşısına dikiliyorum bu tepkisiz ifadelerimin, bağırıyorum nefesim kesilene kadar, sarsıyorum, oralı olan yok. 
Sonbahar, iliklerime kadar... İçimde solup giden herkese veda ediyorum.


Sonra bu haller de geçecek...


Ardımda bu çok sevdiğim gri şehri bırakıyorum, kalbim kendini korumaya alıyor sanki. 
Ankara bana hiç gri gelmedi... 
Bir çocukluk yarası... Açılır gibi yeniden...
İlk defa ayrıldığımda bu şehirden dokuzdu yaşım ve aylarca kendi kendime ağlamıştım uyumadan önce her gece özlemekten... 
Şehir değil insanlardır diyorlar... Ben şehirleri seviyor, öyle koyuyorum içine sevdiğim insanları. Şehirler diyorum, aslında hep şehirler...
Beni tanıyan herkes, İstanbul diyor, buralar dar gelir sana... Bir bak, boğulursun... Haklılar. Biliyorum.
Yine de, ne olursa olsun sevmek ya, her şeyiyle... Hep ondan. 


Günlerdir yaz/a/madım tek bir satır. O kadar cümlesiz, o kadar halsiz, o kadar tepkisizdim ki... Öyle şiddetli sustum ki, içimde yer yerinden oynarken... 
Cenindim sanki, yatağım ana rahmi... Sığındım... Ve yağdı... Hep yağmur yağdı, ben susarken. 
Beynimin içinde şarkılar söyledi Ortaçgil, "Dinle yağmuru dinle..." 
Dinledim. Dinlendim. İyiyim.


Sanki bir karabasan içinde sesimi duyuramaz gibi geçen iki hafta, yalnız kararsızlıktan ya... Şaşırdım kendime. 
Nankörlük yapma dedim, bak, önünde duran ve seçim yapamadığın yollara bak ve ışıl ışıl her biri... Bak! dedim... Sen yaptın her birini... Karışma. Hepsi senin emeğin. Bak! Çocukluk hayalinin bittiği yerdesin, kazandın! 
Hani o çok beklediğiniz ve bir yandan da hiç gelmeyecek gibi duran zamanlar, ödüller vardır ya hani, sunucu adınızı söylediğinde suratınızda bir aptal ifade, sahneye çıkmak yerine kaçmak istersiniz önce... Oradaydım... 
Araf gibi... 
Bana kalırsa arafta olmaktansa cehennemi tercih ederim. Şu halde konusu açılmışken araf cehennem, sanırım ötesi yok diyebilirim...


Şehirle vedalaşıyorum şimdi yavaş yavaş... Her kaldırım taşına bir kere daha bakıyorum, canımın içi her arkadaşıma daha çok vakit ayırıyorum. Öyle uzun zaman ihmal ettim ki sohbeti kıymetli, ilaç, dostlarımı bir hiç uğruna... Kayıp zaman saymasam da, sonradan duyduklarıma rağmen, üzülmedim diyemem. Daha bir büyüdü yüreğim sanki yediği son kazıkla. Korkarım vampir olamayacağım, kazık beni öldürebilen bir şey değil. 
Daha sıkı sarılıyorum sevdiğim herkese, her şeye... Daha cesur adım atıyorum.
Botanik'e hala gitmedim. Atakule'ye çıkmadım daha. Ama hep gitmek istediğim bir iki kafeyi çıkardım aradan. Daha önce gitmediğime pişman da olmadım. 
Tanımadığım, bilmediğim sokaklarında dolaşıyorum daha fazla. Ya hiç bırakamazsam, yeniden çok seversem diye korkmadan... Seversem, sevgi geride kalmaz ki... Nereye gidersen git, gelir ardından. Ben tüm sevgilerimi böyle büyütmedim mi yıllarca...
Aslımdan saklandığım 4 yıldan sonra... Kökler seninle gelir, anladım. Hem "insanın kökü de olur, kanatları da..."


İlk kez kendim karar veriyorum iki şehir arasında... Şimdiye kadar bana sorulmadı bile, buna hiç hazırlanmamıştım. Yumuşak karnıma denk geldi belki ondan bu sancı... Bir bakıyorum da, benim dışımda beni de ilgilendiren bir karar alınmışsa şayet hayatım boyunca, bir bu belki. Şimdi daha iyi anlıyorum annemi de babamı da, tüm yükü omuzlarıma bırakmak değildi yaptıkları, hayatımı bana veriyorlardı... Bakıyorum da, çalışmadığım tek yerden soru gelince nasıl da zorlandım. Gerçi, egoları, yoksunluk sendromları yüzünden ukala diyecek bir sürü insan tanıyor olsam da şunu söylemeliyim... Zorlandığım bile 3 gün, geçti yine sonra. 
Rahatsızlık verecek ölçüde bir özgüven sahibi olabilirim. Ama bunun zararı nerde bir türlü anlamıyorum. Yani, kendisiyle bir türlü barışamayan, yalanlarıyla kendi gözlerini boyayan insanları biraz huzursuz ediyor olması dışında...


Dün biri bir şey söyledi, "yalnız kalırsın..." Düşündüm üzerine, öncelikle aramızda ortak bir dille, farklı gezegenlerde dahi olsak yine de her daim omuz omuza, başımız azıcık düşecek olsa, ışık hızını bile şaşkınlığa uğratacak bir süratle birarada olabildiğimiz bir kaç kişiyiz biz. Haliyle bu tez çürüdü ama... Yine de düşündüm ve kendi bencilliğiyle, kıskançlığıyla, yenemediği için çirkefleşen ve dışlayan ruhuyla, kendi gibi yapamazsa ötekileştiren biri... Yanımda olsa ne, olmasa ne...
Yani geçelim oraları...
Hem bu yalnızlık korkusu niye?! Hey, yalnızız! Ölecek kadar hem de! Daima bu böyle. En kalabalık anda, en sevdiğiniz insan tutarken elinizden... Sadece daha da, yalnızsınız!
Bunca şarkı, bunca şiir, yakarış hepsi, hep bundan.
Biz, ki burdaki bizin içindeki herkes bilir kendini, barıştık bunlarla, ego dediğinle savaşmayacaksın, o bir uysal çocuk, yalnızca biraz sevgi arsızı... Yola geliyor yani. Hem yolda onunla yürümeyi öğrendiğinde, cennet gibi dünya. Kendini inkar edersen, yalnız kalırsın! BİZ, yalnız değiliz mesela... ( Tam bu cümlenin ardından bağırıyor bak içimden; nabeeeeeeeeeeeer, şapşaaaaaaaal?! diye, sus diyorum, çok ayıp, anlıyor, susuyor... )


İçimde biriktirdiklerim bunlar değildi, alakası yoktu hatta... Bunlar öylesine gelip düşenler ekrana... Anlatacaklarım aslında çok başka... Güzel hikayelerim var... Mutluyum. 
Bir zaman sonra çok daha fazlası olacak! Heyecanlıyım. 
Kahvemden son yudumu aldım... Odam mis gibi kahve kokusu... 
Yağmur yavaşlıyor... Usul usul duyuyorum nasıl da pencereme dokunduğunu...
Toprak, her şeyi güzelleştiriyor sanki... Onca ziyan ardından yayılan yalnızca mis gibi bir koku...
Aşk...
"Aşk sevdiğim şehirler gibidir..."

10/01/2011

** EKİM! **

Eylül, bitti. 
Üşür gibiyim şimdi balkonda. Bitki çayıyla ısıtıyorum kendimi. Ellerim titriyor. Ama bu, bana vücudumun, "kahveyi bırak!" çığlığı, havayla ilgisi yok.
Dün gece ölüyorum sandım. Yeni hayatına alışmaya çalışan ve bu sırada çok fena sınanan kalbime üç sade kahve ile eşlik etmemeliydim... Bunu, bu sabah anlamış olmak yine de önemli. Büyük kararlar hep ertesi sabah alınır zaten.
Dün sabah, hava aydınlanmıştı şehre girerken. Kulağımda sevdiğim bir tango... Uyandım. Gözlerimi açtığım an otobüsün camına vurmaya başladı yağmur damlaları. Şiddetini izledim. Bir çok şeyi hatırlatıyordu... Eylül, bitiyordu! 
Her yer buğulandı sonra... Bu şehir, beni çok  yoracak ama çok sevecek, dedim. Sevginin yormayanına rastlamak zaten zor!
Bu eylül, diğer tüm eylülleri temize çekti ömrümde. Teşekkür ederim, binlerce kere. Bu eylül, diğer hiçbir eylül büyüyemediğim kadar büyümüşüm. Çok fazla şey olmuş bu eylül... Çok fazla şey öğrenmişim. Aynı kalmış bazen de hep, inatla!
Yine çok sevmiş, sevilmemiş, seçilmemişim... 
Yine çok sevilmiş, sevmemiş, seçmemişim.
Arafmış her şey, yine bazen...
Hayatmış!
Olurmuş...
Olsunmuş!
Kendimden nefret edecek kadar cesurmuşum. Umrumda değilmiş hiç, daima bildiğimi okurmuşum.
Damarıma basıldı bu eylül! En çok dün. 
Ayaklanmışım. 


***


Dedim ki kendime, düzenini kuruyorsun, kur. Kararlar veriyorsun, ver. Planlar yapıyor ve bunu çok seviyorsun. Bu senin güvenli bölgen, peki tamam. Ama bir telefon çalıp her şeyi değiştirebilir. Sakin ol, önemli değil. Zaten hiçbir planına uymuyorsun adamakıllı... Ajandan üzeri çizilmiş ertelemelerle dolu ve bak, Halil Sezai şehrine geliyor ve sen gidip bilet almıyorsun dedim. Sen de biliyorsun, o telefon çalacak. Sakin ol...
Çaldı.


Şimdi bir başka şehirde güneş doğuyor... Artık eylül değil. Hiçbir eylül, büyük harfle başlamıyor... Geriye bakmadan yürümeyi öğreniyorum. Ekimi de eylül kadar sevebileceğimi farkediyorum. Takvim yapraklarına sarmamalıyım kalbimi, sıkışıyor.
Eylül, büyülüdür, ayrı... Ama büyücü olduğunu öğrendiğinde, eylüle gerek kalmıyor. Gelmeyecek olanı çağırıp durmanın faydasızlığı, büyüsü eylülün. 
Eylülün gidişini ve içinde geçen her şeyi mutlulukla uğurluyorum şimdi. Ardımda hepsi, geçti!
Ekimi çok seveceğim bu sabah. Mucizeler olacak yine. O stüdyonun koridorlarında emeklemeden koşmaya başlayacağım, hep nasıl yaptımsa, yine! Çok yorulacağım. Aklım hep diğerinde takılacak bir zaman... İnsan kusuru. Oralı olmayacağım. 
Sonra gelecek, bunca zaman beklediğim her şey nasıl gelmekteyse bir bir o da gelecek. Her şeye rağmen beklediğim ve azıyla hiç yetinmediğim... ( Alkollü iddialarım sayılmaz, o zamanlarda 9. birayı da içebilirim diyorum ama 8. ye bile gelemem. Gelmem. )
Beni bulduğunda, hiç yormadan "nerede kaldın"larla "bak nelerle uğraşıyorum, çok sıkıldım"larla... Sarılıp sıkı sıkı, "hoş geldin" diyecek, ıslık çalamadığım kadar çok sevebildiğimi göstereceğim. 
En son dramayı eylüle gömüp, bu cümlenin kırıp dökeceği çok fazla vazo* olsa da "sikerler!" kafasına ulaşmış bulunuyorum. 
"Çok fazla karar aldım" sabahına uyanmadım ben bugün, uyandığım an ikinci bir defa düşünmeden harekete geçtim. Karar alma çabalarıyla yoramam bir de kendimi, ne olursa olsun yaparım olması gerekeni. Her şey, geçer. Anne, boynuz kulağı geçiyor mu dersin...
Dün fazla karışıktı her şey, fazla yeni, fazla üst üste... Ben afallamış, şaşkın, ne yapsa bilemez çocuk... "İyi akşamlar", "Hoşçakalın"lara karıştı... Eylül işte! Bitti, gitti... Ben de "-dan sonra"lı cümlelerimi öldürdüm. Eyleme geçmeliydi. 
Tüm karmaşaları eylülde bıraktım şimdi. "Bir sabah pişmanlığı hikayesi" düzenine son veriyorum. Midemdeki son yumruk bu. 
Teoman'ın "Yağmur"unu söyleyip duruyorum içimden. Nakaratın ilk cümlesi, "hiç değişmeyeceksin Buğu!" diye bağırıyor içimde ben gülümserken... Uğrayıp şöyle bir, içinde hiç kimsenin geçmediği şarkılara yürüyorum. 
An itibariyle tüm ilan-ı aşklarından arınmış, savruk ve "ya tutarsa" ile temellenen eylemler sahibi ruhumu sarstım ve "yürü lan!" dedim ona. Hatun, candır! Kendimi özlemişim. 
Ve can, çok sevdiğim bir yalandır.
Öperim!