Fotoğrafım
Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...

12/14/2011

Rüzgara kapılmış gibi...

***

Saçlarım sonunda duştan sonra tam da dilediğim gibi buluyorlar kendi şekillerini...
Örnek almalıyım onları.
Oysa ben de yüreğim de...
Rüzgara kapılmış gibi...

***

Gün doğmamıştı henüz.
Şehrin ışıkları ve boğaz ve gökyüzü ve insanlar...
İnsanlar dolusu yalnızlıklar...
Görkemli.
Aydınlanırken gün, bir binanın yüksek bir katından, en sevdiğim gibi, hep sevdiğim gibi, izliyorum 7 tepeli bir şehri...
Öz şehrim...
Uzağım...
Ne güzelsin!

Eşyalarım darmadağın...
Çıkıp yürümeli...
"Eteklerimde bir yığın yaprak..."
Çıkıp yürümeli...
"Bakıp semaya, ağlayarak..."
Yürümeli, yalnız.

***

Müzik karışıyor kalabalığa...

Ben yarın gece eve dönüyor olmanın huzurundayım...

Bu şehri, dokunmadan seviyorum.

En sevdiğim filmler gibi...

John Keats'ın şiirleri gibi...

Bir yıldız kayıyor... Parlak.

Oturuyorum baharlar içinde. En kara kış mevsimde.

Verilmiş kararlarım, yüzümde tebessüm... Annemi hatırlarım... Yılbaşlarını... Her yıl kendiyle nasıl da barışırdı...
Yeni kararları... Annemin kızıyım...
Boynuz kulağı geçse bari...

Yeni yıl dileklerimi hazırlıyorum yine, huylu geçmiyor bir türlü huyundan.

Mumlarım içinde dilek biriktiriyorum...

Koşmaktan, terlemekten, fark etmemişim.
Yıl bitiyor...
Hem de nasıl!

İyiyim.

12/13/2011

Dışarıyı izlediğimi sanıyorsun sen... Ya da yalnızca pencereyi... Buğusunu...
Yanılırkenki sana bakıyorum uzaklardan...

"Seni böyle uzak...
Seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi...
Kafamın içinde duymak..."

Kelimeler cümlelere karışıyor, dans ediyorlar beynimde...
Gözlerini kapatıyorsun, uykuya yakışıyorsun...
Gölgeler oynuyorlar bizimle...
Biz... Olmayan bir şey... Hiç gibi...

"Şansımız dönmüş..."demiştim...
O anki sessizliğin, nasıl da gürültülüydü....
Geçmiş zamana dair en güzel tanımlar geliyor aklıma...
Hiçbirini seçesim de yok, tüm bunlar için içlenesim de...

Oturuyorum her şeyden uzak bir hayal şehirde...
Herkesinhayalişehri'nde...
Kahve kokuyor her yer, kış şarkıları çalıyor...
Pencereden güneşli gün sokağa, oynamaya çağırıyor...
Güneşi sevmiyorum.

Sonra gündem değişiyor...

12/08/2011

Dönüm...

Bazen ben fark etmeden de akıyor zaman...
Anlamıyorum bile...
Aynada sanki aniden belirmiş gibi gözaltı halkalarım...
Yorgunluktan diyorum.
Sonra kenarlardaki ince hatlar çekiyor dikkatimi... Daha az gülmeliyim diye düşünüyorum.

Zaman cidden fark ettirmeden geçiyor bazen.
Her sabah evden çıkıyorum, her yere koşarak yetişiyorum.
Sevdiğim ama vakit ayıramadığım insanlarla karşılaşıyor, acele selamlaşmalarla hasret gideriyorum.
Sohbetini özlediğim arkadaşlarımı oyalıyorum merdiven boşluklarında, bir kelime, bir kelime daha!
Otobüste uyuklayarak dönüyorum eve.
Aklımda binlerce şey, yarına dair ve öbür güne ve diğerine...

Unuttuğum doğum günlerini artık saymıyorum.
Gerçi bunun nedeni bir protesto... Geçen seneki doğum günüm ardından bu konuda lanetli olduğuma karar verdim, artık kutlamıyorum. Bu kara büyü bozulana kadar da kutlamayı düşünmüyorum.
Sosyal paylaşım ağlarının hatırlattığı doğum günlerini de kutlamaya üşeniyorum.

Yaş aldıkça, insanlar doğmaktan çok ölüyorlar... Ölüm yıl dönümlerinde ise hiç iyi değilim...
Bu akşam eve geldim...
Yine koşuşturmalardan fiziksel acı hissederek...
Bir kaç kısa anın hatırlattığı eski anılardan hafif bir kalp ağrısıyla...
Klasik bir gün sonu işte...
Kapıdan girdim, mutfağa geçtim, kahve yapmak için...
Bir baktım börekler, çörekler...
Seslendim teyzeme, hayırdır keyif yapmışız sanki toplanıp, nasıldı günün diye...
Bugün anneannenin ölüm yıldönümü ya, dua okuduk onun için dediği an...
Durdum. O an her şey durdu. Bardağa koyduğum sıcak su bile akmayı bıraktı bir an.
Rutinin içinde kayboluyorum dedim kendime!
Sonra...
Sonra her şey yine sıradan...
Öyle cidden ya dedim, bi' an gözleri geldi aklıma...
Beni nasıl da severdi... Sevilmekten bunca kaçıyorsam biraz da o nedeni... Boğulurdum sanki...
Çocukluktan kalma işte hep yaralarım...
Ama özledim sesini...
Gözlerim doldu sonra, ses etmedim...
Alıp kahvemi odama çıktım.
Maillerimi kontrol ettim...
Yapılacak işler, aranacak insanlar, planlanacak bir geleceğim var.
İçinde tamamen yalnız olduğum...
Bir an bütün bunların içinde boğulur gibi oldum.
Sonra bıraktım her şeyi bir kenara ve kendimi dinlemeye koyuldum.
Oturdum yazmaya başladım...
Doldum da döküldüm ya da...
Ne denirse artık...

Anlamsız, alt metni bol, yalnız kendi bildiğim bir dilde cümleler sıraladım.

12/07/2011

Hiç.

Mevsimler geçiyor...
Mevsimlerden geçiyorum.
Hiçim...
Gözledim dalıyor...
Gözlerim doluyor...
Kalıyorum.
Öylece...

Eski şarkılar, yeni şarkılar... Sadece şarkılar...
Bildiğim şarkıları söylüyor bilmediğim insanlar...
Hala hiç...

Uzaklara gittim.
Sisli bir akşamüzeriydi...
Yalnızdım.
Yapayalnız...
Bir meydanda...
Etrafımda insanlar, bilmediğim dilleri konuşuyorlar...
Hayatımda hiç... ama hiç... o anda olduğu kadar "ev"de hissetmedim!
Ne kahvem vardı, ne rüzgar, ne yağmurum...
Yalnız sis...
Yalnız ben...
Evdeyim.
Evdeydim...

***

Yazmadım.
Yazamadım... Çoktandır.
Ne zaman denedimse alıp elime kalemi, sen geldin aklıma, o geldi sonra ve diğerleri bir hızla...
Kafesinde tutsak olduğum göğüs... Yılların masalı kalp atışları... Bir varmış... Bir de baktım yok...
Binlerce mazeretin ardından, sendin, oydu ve diğer herkes içime akan gözyaşlarının sebebi...

***

Verilmesi gereken kararlar kapımda...
Yüreğim çocuk oysa hala... Korkuyorum.
Şaşırtıyorum herkesi...
Asıl beni gördüklerinden beri.
Evet, beceremediğimde olur her şeyi, bende korkarım...
Ama hallederim de.
Yine de yardım edebilirsiniz, sorun yok.
Direnirim, direnmem demiyorum ama yardım edebilirsiniz...
Sanırım...
Yapabiliyorsanız...

***

Bir yıl daha bitiyor...
İlk haberini vereyim...
Bu blog ömrünü tamamlıyor.
Defterlerim gibi... Her yıl biriken sıra sıra...
Son kayıtları bu alanın da...
Yenisi gelir mi gelmez mi bilmem.
Anlatacak hikayelerim var elbet, becerebilirsem dışıma çıkmayı...
Görebilirsem ne var ne yok...
Bir liman bulup da demirleyebilirsem...
Anlatacak bir hikayem var, sonunu bilmediğim...
Bir süre daha da bilmek istemediğim...

***

Mevsimler geçtim...
Aradım hep...
Şimdi kış...

11/10/2011

1881 - 193∞

Koyu karanlık...
Sevmediğim yağmurlar...
Son, bahar...

Siren seslerini duymuyorlar!

Tanımadığın halde bir ölünün yasını tutmak halini saçma buluyorlar...
Karalıyorlar, kötülüyorlar...
Kapitalizm! İnandırıyorlar...

***

İlkokulda öğrenmedim adını, hayır...
Evimizin salonundaydı hep resmin, hep bizimleydin!
Seni anlamak, hissetmek mühimdi...
İddia edildiği üzere sembolleştirildiğinden, putlaştırıldığından değil!
Sen inanmak istenen her şeydin, vardın, gerçektin...
Sen, hak etmediği halde bu millet ki öngörü gücünle sen de biliyordun bunu... En büyük hediyeydin...

Bak yazıyorum...
Kendi fikirlerimi... Kimseyi de karıştırmıyorum.
Sindirmeye çalışanlar var hala elbet...
"Kadınsan susacaksın", "küçüksün bilmezsin", "hak ne ki, kes sesini"ciler... Daima da olacaklar.
Sen varsın diye susmayacağım.
Seni söküp atmaya çalışmaları bundan.
Anlamıyorlar...
Anlamıyorlar...

Ben hep çocukluğuna üzülürüm mesela...
Kalbin ne çok incinmiştir ideallerin uğruna sevdiğin kadınla kavuşamadığında...
Annen öldüğünde...
Hiç sezdirmemişsin...
Nereye aktı gözyaşların...

Cümlelerin öyle ışıklı ki... O ışık altında ne çok terlemişsin kim bilir...

Bugün, düşünüyorum.
Özgürce!
El uzatanlar var, umursamıyorsam, yine seni bildim diye...
Kötü örneksin bak, başımı yakacaksın...
Konuşuyorum da zira...
Başımı yakacaksın...
Yak!

Ne dedi Nazım;

"Ben yanmasam...
Sen yanmasan... "

Kıymet bilmezler yüreğimi sızlatıyor...
Yine gözlerim dolup dolup boşalıyor...

Adınla prim yapanlar...
Uğruna kalemini satıp, "daha"nın derdine düşenler geliyor aklıma bir bir...
Biriyle aynı okulu okudum, biliyor musun?
Çocukluk hayalimdi...
Onun da aynı sıralarda oturduğunu bilmek, garipti...
"Mustafa" dedi sana...
Bana kalırsa beceremedi, anlatmayı...
Dahası... Anlamayı...
Ki zaten... Neyse.

***

Nutuk, başucumda hep... İlk çekmecemde!
Cümlelerin yanımda olsun hep diye...

Siren seslerini duymuyorum...
Gerek de yok.
Bunların hiçbirine gerek yok!
O kadar her yerdesin ve bu herkesi o kadar çıldırtıyor ki hala...
Gerek yok dahasına!

Minnettarım, her hecene...

Huzur içinde yat demeye dilim varmıyor...

11/05/2011

** BİR ŞEYLER **

Daima tam ayarında kaynatırım suyu, kahve için, 100 dereceyi bulmadan, bir de soğutmaya gerek kalmadan...
2'si bir arada karışımlara taş çıkarır kahve ve süt tozu oranım, göz kararıdır...
Elimin de gözümünde ayarı yerindedir demem o ki...
Gel gör dilim, kemiksizdir, ironi ya, kemiksiz de olsa ağır gelir... 
Aklımdan geçeni söylerim olduğu gibi, lakin her zaman değil.

Sabaha karşı bile dalsam uykuya, tam 7ye 5 kala uyanırım her sabah... 
Bir fasıl "bu saatte işin mi yok, uyusana!" dinlerim eşten dosttan...
Günüm güzel başlar... 
Sonra aklıma düşer bir bir... Sürüler dolusu şeytan... Dans ederler... 
Şeytan dedimse, hinlik değil... Yanlış olmasın. 
Benim bir zararım kendime... Dokunmam başka kimseye...
Dürüstlük lazım, çok iyi biri olduğumdan değil... 
Dokunmaya değer görmem diye...
(Egom selam söylüyor tam burada)

Hikayeler doldururum bir sürü... Benim... Senin... Onun...
Üstüne üstüne yürürüm hep yaralarımın, yanlış yolları seçtiğim de olur.
Tam kıyısından geri dönerim, üşenmem.

Kimseyi suçlamam hiç...
En masum halimde bile, kendimde ararım suçu...
Seçimler kişiseldir diye...
İnanmasaydın, güvenmeseydin, dinlemeseydin... derim. Sevmeseydin...
Sensin sorumlusu, yükleme başkasına, kaçma, korkma! 
Ne olursa olsun, sen varsan var dünya, unutma!

Yalanlar da söylerim kendime, kanmasam da, idare ettiğim olur bazen...
Herkese bunca sabırlı ve anlayışlıyken kendimi dışlayacak değilim...

Çok çalışırım... Çocukluk hayallerime tutkulu bir sadakatle bağlıyım... 
Yemek de yapabiliyorum. Ama bunu insanlara pek söylemiyorum.

Hırçınımdır... Dikbaşlıyımdır... 
Yanıp yanmadığımı elimi ateşe sokarak öğrenmekten yanayımdır... 
Sıcakmış, tamam deyip geri durmayı da bilirim... 

Anneme benzerim. Çaktırmam pek...
Kırılgan, uysal, sevgi düşkünü, merhametliyimdir... 
Kendime saklar... bu yüzden beni demir sanan insanlar tarafından yara alırım hep, akıllanmam. 
Duygular, zayıfların işi zannederim. Öğreniyorum hala...

Her kız çocuğu kadar değil... Sanmam... 
Daha fazla düşkünüm babama... Onu da çaktırmam güya...
Ama her lafımın-sözümün ardında o, böyle yapar, böyle der, böyle bakar... 
Anlatır dururum...

Kıskancımdır... Onu da çaktırmam...
Hele yukarda bahsettiğim iki kişiyi... Hiç paylaşamam. 
Ama ses çıkarmam. Herkesin kendi hayatı ya... Dokunmam.
Öfkeden delirdiğim olmuştur, yine de durdurur kendimi, ses etmem işte...

Anlaşılmayı beklerim...
Çünkü inanıyorum ki, hiçbir ekstra çaba gerekmemeli mükemmel ilişki için...
Kendimi anlatmak için de anlamak için de yorulmamalıyım.
Her şey kendiliğinden olmalı.
Olmaz tabi...
Güvenmem kimseye...
Gidecek diye izin vermem hiç gelmelere...
Misafir de sevmem.

Yerleşmek istediğim ülke olarak, yatağımdan yanayım... 
Yanıma almak istediğim 3 şey;
* İnternet bağlantılı bilgisayarım,
* Defterim, (kalem yanında, ayrılmaz onlar, günah!)
* Ve tabi ki telefonum!
21. yy'dan yine de nefret ediyorum...

Benim altınçağım, 18. yy. Evet, İngiltere tabi ki!
Jane Austen'e taparım... 
Bu narsizmden başka bir şey değildir...
Bilirim kendimi...

Bir de çok severim... Ama çok! 
Söylemem...
Ne zaman söylesem, başıma bela... 

Fizikten hiç anlamam.
Islık çalamam.
Aşka her şeyden çok inanırım ama kimseyi inandıramam.
İnanmıyormuş gibi yapar, üzülürüm hep.

Korkarım...
Bazen ben de korkarım...
Mesela, yüksekten... Ne zaman uçağa binsem, yalnız... En arkada otururum tek başına!
Şans! 
Ödüm kopar her kalkışta, ölürüm sanki...
Şarkılar söylerim kendime, geçer...
Doğru şarkılarla her şey geçer...

Bağlanmaktan da korkarım... Bağlanmamaktan da... 
Bu konuda kafam çok karışık...
Çok düşünüp, her şeyi sorgulayan bir yarım aklım, boşanmış bir çift ebeveynim, doğdugu andan beri kendi bildiğini okumuş içinde red kit özü olduğuna inandığım bir ruhum var... Ama atım ya da köpeğim yok! 
Sanırım sorun bundan kaynaklanıyor... Bulmuş olabilirim... 

Evet, yine geldiler bana...
Böyle yokluyorlar arada... 
Yazamıyorum eskisi gibi...
Aklım da bekleme odası gibi...
Bekliyorum.
Bekliyorum.
Bekliyorum.

Ama sandığım gibi bir aydır değil...
273 aydır bekliyorum...
Başlamak için...

Gerry de çıkıp karşıma, "Love..." demiyor, "bak bu, hayatımız, başladı bile, bekleme!" 

Kimseyi içeri almıyor, biri gelsin ve beni hep biliyormuş gibi anlasın istiyorum...
Geniş omuzları da olursa benden mutlusu olmaz! 
Evet, böyle.

10/31/2011

** "OL" DEDİK, OLDU! ""





Canımız sıkkın... Hem de nasıl... 
Gidenimiz usulünce gitmediğinden, beklediğimiz hiç gelmediğinden...  
Keyfimiz yok.


Ben üzerinde durmuyorum hala, hala sıradan. Olur diyorum, her şey olur. Herkes gider. 
Yolunda gidiyorsa her şey, kıllananlardanım ben, 'vardır birşey altında nasılsa'cılardanım. 
Alışkanlık...
"Evren" ile karmakarışık ilişkiler içindeyim.

***

Üzerine tek satır yazacak bile bir şey hissetmediğim "hoşçakal"lar geçti günlerim...
 Ayrı mı yazılmış, birleşik mi, bakmadım bile. 
Öyle uzun zamandır bekliyor ve defalarca söyleyip anlatamadığımdan kendi anlasın da bari sonra elimden geleni yaptım diye huzurla devam etsin yoluna diye sabırla, ama gerçek bir sabırla, bekledim durdum... 
O üzerine alınsa da, hayatımı yaşıyor olmam bu sürede, o kadar da fedakar olmadığımdan... 
Şükürler olsun... 
Sonunda duyduk jeton sesini.
Huzurluyuz! 
Fazla iyi biriyim bazen. Bu çok kötü!

Hafifledim... Rahatladım... 
Belki de böyle hissetmemeliyim. 
Ama hissettirmemeliydi. 
"It's not me, it's you!"

***

Benimse aklımsa başka şeyler...
Aitlik eklerini sevmem hiç adımın önündeki sıfatlarda.
Hiç sevmem.
Gel gör ki... 
Ah! 
"Güzelim" diyor... 
İçimde bir ergen, "ben güzel miyiiiiiiiiiiiiim, ay! cidden mi..." diye eriyor... 
Umarım erir biter gider ve ondan kurtuluruz! 
Bu haller, bu bünyeye zararlı! 
Aptal bir gülümseme suratımda... 
Aslı yok, biliyorum.
Bilgi ceza, bilgi suç, taşımak ağır aga! 
Bu böyle yani.
Pozitif düşünsem, sonunda yine "evren" ile samimi olacağım...
Kafa göz ona dalacağım...
Olmayacak.
Neyse! 

***

Velev ki...
Canımız sıkkındı işte...
Çıkıp bağırasımız vardı bir yerlerden yukarıya...
Sesimizi duysun istedik.
Ve daha önce hiç gitmemiştik...


Ben kendimden hiç vazgeçmem ya, canım topuklu ayakkabı giymek istedi. 
Giydim.
Paris'te yürüyüşe çıkar gibi çıktım Ankara Kalesi'ne! 
Mutluyum! 
Çok eğlendik...
Yol boyu birbirimizle dalga geçerken...
Ben arnavut kaldırımlarında topuk seslerimle... Düşmemenin haklı gururunu yaşarken... 
Sürekli oradan buradan saçmalarken...
Kitabımız için heyecanlanırken...
Kapak tasarımını tartışıp, sonra hangi programa katılsak acaba diye Okan'ı, Kürşat Başar'ı yarıştırırken...
Hayallerimizle mutluyduk, tam olarak "şimdi"de!
Öncesi sonrası, olur geçer.
"Gerçek olan tek an"da rahatlamış ve mutluyduk...
30 Ekim bir kırılma günüydü... 
Kaleye hayallerimizi kurtarmaya çıktık biz...
Zindanlara hapsedilip kırılıp incitilen.
Gittik, aldık, geldik!

Yolda yüzümü Mona Lisa'ya benzetti bir fotoğrafçı!
Mona Lisa el öpmeye gelsin! Demedim. :P

Hayır hayır, çok eğlendim... 
National Geographic fotoğrafçısı, beni fotoğrafladı! 
Sohbet ettik... Hiç ukalalık yapmadım eğlenmek için. 
Çok usluydum. 
Kendim gibi...
Siyah ve kırmızının uyumuna bayılmış! 
İmzamı sevmiş yani...
İçten içe sevindim. 
Onaylanmak güzel şey, benim için bile!

***

Keyifli bir dün! 
En güzellerinden...
Anılar biriktirdik kendimize... Sermayemiz...
Anlatacak öyküleri olan insanlarız... Biz yaşamayalım da kim yaşasın.
Can'ımız da yanacak, kalbimiz de kırılacak...
Hayallerimiz incinecek bazen...
Ama...
Tek bir kelime, ama, yalanlayacak ardını hemen, önümüze baktıracak...
Ama keyifli günlerimiz, kahramanlarımız, var!




İçimizdeki ergene selam olsun! 



***

Ankara ile vedalaşma günü olur dedim ben ama...
Daha var.
  

Acele etmeyeceğim...


10/27/2011

masal...

Bir varmış bir yokmuş...

Kırmızı Gözlüklü bi' kız varmış...
Bi' de...


Kırmızı şemsiyeli bi' adam...

Ama birbirlerinden haberleri yokmuş... 

Küresel ısınma olmasa belki de hiç olmazmış...

Ama gün içinde değişik seyreden hava koşulları belki olmazı olur yapar...

Belki bir gün, karşılaşırlarmış...

Sonra... 

Bu kadar.

10/26/2011

** BELKİ ŞEHRE BİR FİLM GELİR... **

Hiçbir cümle doğru ve yerinde gelmiyor bazen...
Eksik kalıyor, yetmiyor... Ya da çok fazla yüklüyor, çok...
Konuşmadan anlamak, aynı yaraya kanamak, farklı damarlarda oluk oluk...
İlaçsız, çaresiz... Sessiz...
Hani ateşler içindeki bir hastanın ateşini düşürememek bir türlü...
Kıvranırken gözünüzün önünde...
Başucundan ayrılmamak yine de... Belki yollar, belki yıllar öteden bile!

Birlikte gülmek, hep yaptığımız iş... Birlikte ağlamak da öyle...
Sükunetle bekleyebilmek bizdeki... Sakince...

Kanasın, kanasın, kanasın diye... Tüm zehir akana kadar.
Yaralarımızı da birlikte genişletiriz, kapansın, iyileşsin diye, elele...

Öyle.

Büyümek sancılı zira. Tek başına çekilir dert değil.

Anlatmaya hazırlandığım uzun bir hikaye var şimdi. 3 genç kızın paylaştığı... Fazla hızlı anlıyor, kavrıyor genelde pek sevilmiyorlar... Üçü de sivri dilli, aslında her şeyleri fazlaca sivri... Bu yüzden çok yoruluyor ama kendilerine asla ihanet etmiyorlar. Egolarına yenilmiyorlar ve bu çileden çıkarıyor etraflarındaki herkesi... Sırtlarında daimi bıçak yaraları... İzlerini yarıştırıp eğleniyorlar... Her şey geçiyor sonuçta. Her şey!

Duyuyor musun?!
Her şey...

Ayrı yazılıyor bak! Ayrılıklar da geçiyor. Garip.

Aşk incitemiyor artık kimseyi, insanlar korkak çünkü. Biz inciniyorsak eğer, hala şansımız var demektir.
O kadar kaybolmamışız demektir.
O kadar yitirmemişiz... Hayattan...

Bırak kırılsın kalbin.
Darmadağın olsun.
"Olsun! Zaten aşklar, hep böyle..."
Cebimizdeki son parayla bilet alalım! 29'unda Ankara'da!
Bağıra bağıra söylerken şarkılarını ve ağlarken ince ince...
Üstüne bir soğuk bira, geçsin gitsin ne varsa...
Daha başlamadık bile yaşamaya...
Hayalkırıklıkları yanımıza kar!
Ben sermaye olarak kullanıyorum, hikayelerimde gerçekten iyi kurgulanmış kötü karakterlere de ihtiyacım olacak...
Sen insan sarrafı olmak zorundasın! Yalanı, yalancıyı hep ayırmak... Ve en beteri olmak... Çünkü çok başarılı olacaksın, başka bir ihtimal yok!...

Her ne olup bitiyorsa... Bak bitiyor sonunda...
Dizlerimiz kanaya kanaya öğrendik yürümeyi...

Zaten adın gibi bildiğin her şeyi sıralıyorsam bir bir şimdi, bana kafa at diye değil!
Kendi kendine sesli söylemiş ol, okurken diye...
Hatırlamak da güzel çünkü...
Her şey gibi...
Ve en çok da, nasıl sevildiğini...

10/21/2011

ARDA KAL/AN

Daima nasılsa öyle aslında... Farkına varabilirsen ne ala... 
Ama ya varamazsan... Uçup giderse zaman... 
Kaybedersen hep... 
Bir tek an, yeter mi sana?!

Bir filmde diyordu ki esas oğlan; “ ve bildiğim, alıştığım hayat değişti, bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak... “ Daha ideal bir ilan-ı aşk düşleyemiyorum.

Hayallerimin cümlelerini duyduğum filmleri seviyorum. Hayallerime ait cümleleri sevdiğim filmlerde duymayı da...

Cümleler, güçlüdür... Duygular kadar!

Bir Gün'e de, mutlaka bir neden lazımsa, bu yüzden... O cümlelerden... Aşık oldum.

Dexter babasına sorduğunda; “ On yıldır onsuz nasıl yaşıyorsun?” diye... ve babası “o hep varmış gibi...” şeklinde yanıtlarken onu... Burada anlatılanı bir türlü anlayamayan bir adamın hayat yolculuğunu izliyor ve daha 20lerinde bir genç kadının farkındalığı ile ağlıyorduk, tüm salon...




“ Bir gün, elimizde olan... Bunu yaşadık, bir günümüz var artık, yeter, bu da yeter...”


Her yıl 15 Temmuz ile kesişen yolların bir türlü kavuşamıyor oluşuna sinirlenirken, sevginin aslına, derinine dair uzun uzun düşündürdü film. Öyle kuvvetli bir metindi ki karşıdaki, bir yönetmen filmi değildi izlediğimiz. Her saniyede anlayabiliyorsunuz bunu... Bir Gün, doğal olarak, ‘bir David Nicholl filmi' olmuş...


Karakterler, fiziksel ve ruhsal olarak sürekli değişiyor, sürekli gelişiyor, Anne Hathaway ve Jim Sturgess ise rollerinin hakkını fazla fazla veriyorlar. Yalnız onları izlemek bile bu filme gitmek için şahane bir mazeret!

Her şeyi bir hızla tüketmeye programlandığımız bu yüzyılda, sevgiyi bu derece derin işlemiş bir filmle cennette gibi geçiriyorsunuz akan süreyi... Hayatın alışılmış dramaları ile sınanarak büyüyen bu iki karakter 20 yıl boyunca bir zaman tünelindeymişçesine dolaşıyorlar... Kimi an birbirlerine, kimi an yolda rastgele karşılarına çıkan kimselere... Karışıyorlar... Onların yolu her ayrıldığında, kalbiniz bir kez daha sızlıyor... Öldürücü darbe henüz vurmasa da...



Bana kalırsa, City of Angels ardından zaten yasaklanmalıydı bu ani bisiklet kazaları...

Yine de ışık gibi; bu savunmasız, güvensiz dünya düzenine, “her an her şey olur”lara... Uyanma çağrısı gibi adeta... Sahip çık diyor, hani o “abi seviyorsan, git konuş bence!” gibi... Tut işte, bırakma diyor... Oyalanma, tüketme zamanını... Bir romantik dram için muhteşem bir zamanlamayla geliyor üstelik... Hevesi kursağınızda kalmıyor hiçbir aksak hikayenin...

Finalde, ıslak gözlerinizle, anlamaktan yorgun otururken öyle, muhteşem bir sahne karşılıyor sizi... Hani afişteki! Bir tek öpücük ve işte orada, ölüm korkusunun, endişenin, gerçeğinin ardında... Açılıyor kapılar; başka birine ait olmaya... Bir bütün olmaya... Bir tek an ile... Yetiyor da!

Sonuçta... Bir gün, kalan yalnızca elde avuçta... Bir gün, dünden yarına... Bir tek gün... Uyanmak bir başka kalp atışıyla daha önce hiç bilmediğin bir dünyaya...


10/17/2011

** HALA ASIL KONUYA GELMİŞ DEĞİLİM **

Bir derin nefes almak ve vermek zamanı kadar bir süre...
Ancak o kadar olmuş olabilir üç hafta değil... Değil...

Sanki kilometrelerce yürümüş gibiyim... Oysa yatağımdan dışarı çıkmadım çoğu zaman... Her yer köpek balığı, çıkamazdım... ( Bu benzetmemi yeryüzünde bir tek kişi biliyor mesela, bunu seviyorum... )

İfadelerim şaşırıyor, ne desem bilemiyorum, anlatacak, "anlam"landıracak cümlelerim kaybolmuş, saklanmış...
12 yaşında böyle hissettirmemişti... Zorlanmamıştım bu kadar karar verirken. Kolaydı bir şekilde...
Gençlik!

Şimdi yine biliyorum adım gibi, bundan on yıl sonra nerede olmak istediğimi, nerede olacağımı... Tüm ihtimalleriyle... Bu iyi, "bu/ğu" iyi...

Her şeyi ama her şeyi içime attım bunca gün... Biriktirdim sanki... Dikkatimi dağıtmasınlar diye...
Ne istediğimi biliyorum şimdi, cümlelerim nereye gidecek biliyorum.

Mesela artık başlıyorum, cidden... İlk cümlesi hazır bile... Hatta birden fazla "ilk cümle"ye sahip sevgili kitabım, kitabımız... Üç arkadaşız zira, kalem bende olsa da! Ah... Bana çok iyi davranmak zorundalar... Gerçi birinin avukat, diğerinin de istediğinde tam bir baş belası olduğu gerçeğini aklımda tutarsam sürekli, uslu olabilirim daima! Ama kimi kandırıyorum ki, birbirimizi bunca seviyorsak, sınır tanımayışımızdan, bağıra çağıra kendi yollarımızı bulduğumuzdan... Öyle bir hikaye anlatacağım ki, asalarımız olmasa da ortalığı sallayacak... Birimiz alnında şimşek şeklinde yara izine de sahip değil ama kalplerimiz var... Göreceksiniz... Kağıt kesiği diye geçiştirdiğimiz sıyrık(!)lar, nasıl da ölümcülmüş... Sonradan fark etmiş de oralı olmamışız yine, hayat devam etmiş... Falan filan...

Sonra, gidiyorum, evet gidiyorum... Hatta sabırsızlıkla geçsin aylar diye bekliyorum, başlasın artık hayatım! Çok koşayım, çok yorulayım... Yatağa girdiğimde gece, sabaha karşı hatta bazen... Yastığa düşmeden, düşlerde kaybolayım... Bir kaç saat sonra yine tüm enerjimle, küfrederek ama mutlu uyanayım, çok seveyim işimi! Belki uzun bir süre başka hiçbir şeyim olmasın ama yetsin... Dostlarımın yakınımda oluşu yetsin... Telefonlarla avunmayalım artık, kendimi bir yanlarında bulayım iş çıkışları...

Tabii yine İrlanda'ya kaçma planları yapayım... Daima sürsün... Bir gün biri beni kaçırana dek oraya... Girip aklıma, kanıma...

Ben son 3 haftada...
Köpekbalıklarından korkmamak dışında, onları sevmeyi öğrendim... Adamı terk ettim diyemem ya, güvenle huzurla bırakabileceğimi fark ettim... Cennetimde sıkıldığımı... Cehennemimin hakkını verdiğimden orda da sıcaktan çok bunaldığımı anladım. Teoman şarkıları ve onları birlikte dinlediğim insanların yardımıyla... Farkında bile olmasalar da hatta!

Kahraman da kahraman dedim durdum... Sırf biri de beni kurtarsın diye hayatımdaki insanları kurtarmaya çalışmaktan yoruldum... Salağımdır zira! Cidden! En iddialılarından hatta bazen... Ki şarkı söylemek dışında iddiasız yaptığım iş yok. Gün gelir o konuda da güvenirsem kendime, yan dünya!
Demem o ki...

Yalnızım diye sızlanıp durduğum her an için... Beni inatla yalancı çıkardılar. Hem de hiç farkında olmadan... Çünkü olsun diye değil, hali hazırda öyle olduklarından...
Sevgili kahramanlarım! Sizi bir gün uzun uzun, cümlelerce anlatacağım... Yazarken, karakter yaratmak için çıldırmama gerek kalmayacak... İyi ki! İyi ki... Ömrümdesiniz... Bıraktığınız her iz, hazine gibi!

Belki aşk yok henüz hayatımda... Belki Mr. Darcy karizmasına sahip olsa bile sırf eğlenmek için kirpiklerine rimel sürmeme izin verecek biri yok cidden... Olsun. Bir gün, çıkar gelir bir yerden. Acelesi yok.

Hem zaten... Neyse!

Şimdi paylaşmak istediğim bir şey var ki...
Mutluysam, iyi ki varsınız diye!

Son bir aydır, karın ağrısı olduğumun farkındayım!
Pişman değilim.
Her halimi çekmenize aşığım. Her halinizi çekmeye aşık olduğum kadar...
İyi ki! Varsınız...

Teoman müziğe dönsün ya da dönmesin... Hayatla başa çıkmanın bi' yolunu bulurum.

Ama "olmadan olmaz"larım var. Sabancı'dan zenginim. NET!

10/12/2011

** SERBEST ÇAĞRIŞIM **

Başucuma kahvemi koydum, uyanır uyanmaz bu sabah. Kokmuyor... 
Dışarıda deli yağmurlar, gökyüzünden yeryüzüne tek bir nokta yok kuru kalan. Duyulmuyor...
Toprağa gömdüğüm gidenlerim... Değerinden çok ederini göstermiş, bir derin nefesle, anlayışla, sakin uğurlanmış gidenlerim... Ağlatmıyor.
Heyecanlandırmıyor aşk ihtimalleri... Heyecanlandırmıyor!


Karşısına dikiliyorum bu tepkisiz ifadelerimin, bağırıyorum nefesim kesilene kadar, sarsıyorum, oralı olan yok. 
Sonbahar, iliklerime kadar... İçimde solup giden herkese veda ediyorum.


Sonra bu haller de geçecek...


Ardımda bu çok sevdiğim gri şehri bırakıyorum, kalbim kendini korumaya alıyor sanki. 
Ankara bana hiç gri gelmedi... 
Bir çocukluk yarası... Açılır gibi yeniden...
İlk defa ayrıldığımda bu şehirden dokuzdu yaşım ve aylarca kendi kendime ağlamıştım uyumadan önce her gece özlemekten... 
Şehir değil insanlardır diyorlar... Ben şehirleri seviyor, öyle koyuyorum içine sevdiğim insanları. Şehirler diyorum, aslında hep şehirler...
Beni tanıyan herkes, İstanbul diyor, buralar dar gelir sana... Bir bak, boğulursun... Haklılar. Biliyorum.
Yine de, ne olursa olsun sevmek ya, her şeyiyle... Hep ondan. 


Günlerdir yaz/a/madım tek bir satır. O kadar cümlesiz, o kadar halsiz, o kadar tepkisizdim ki... Öyle şiddetli sustum ki, içimde yer yerinden oynarken... 
Cenindim sanki, yatağım ana rahmi... Sığındım... Ve yağdı... Hep yağmur yağdı, ben susarken. 
Beynimin içinde şarkılar söyledi Ortaçgil, "Dinle yağmuru dinle..." 
Dinledim. Dinlendim. İyiyim.


Sanki bir karabasan içinde sesimi duyuramaz gibi geçen iki hafta, yalnız kararsızlıktan ya... Şaşırdım kendime. 
Nankörlük yapma dedim, bak, önünde duran ve seçim yapamadığın yollara bak ve ışıl ışıl her biri... Bak! dedim... Sen yaptın her birini... Karışma. Hepsi senin emeğin. Bak! Çocukluk hayalinin bittiği yerdesin, kazandın! 
Hani o çok beklediğiniz ve bir yandan da hiç gelmeyecek gibi duran zamanlar, ödüller vardır ya hani, sunucu adınızı söylediğinde suratınızda bir aptal ifade, sahneye çıkmak yerine kaçmak istersiniz önce... Oradaydım... 
Araf gibi... 
Bana kalırsa arafta olmaktansa cehennemi tercih ederim. Şu halde konusu açılmışken araf cehennem, sanırım ötesi yok diyebilirim...


Şehirle vedalaşıyorum şimdi yavaş yavaş... Her kaldırım taşına bir kere daha bakıyorum, canımın içi her arkadaşıma daha çok vakit ayırıyorum. Öyle uzun zaman ihmal ettim ki sohbeti kıymetli, ilaç, dostlarımı bir hiç uğruna... Kayıp zaman saymasam da, sonradan duyduklarıma rağmen, üzülmedim diyemem. Daha bir büyüdü yüreğim sanki yediği son kazıkla. Korkarım vampir olamayacağım, kazık beni öldürebilen bir şey değil. 
Daha sıkı sarılıyorum sevdiğim herkese, her şeye... Daha cesur adım atıyorum.
Botanik'e hala gitmedim. Atakule'ye çıkmadım daha. Ama hep gitmek istediğim bir iki kafeyi çıkardım aradan. Daha önce gitmediğime pişman da olmadım. 
Tanımadığım, bilmediğim sokaklarında dolaşıyorum daha fazla. Ya hiç bırakamazsam, yeniden çok seversem diye korkmadan... Seversem, sevgi geride kalmaz ki... Nereye gidersen git, gelir ardından. Ben tüm sevgilerimi böyle büyütmedim mi yıllarca...
Aslımdan saklandığım 4 yıldan sonra... Kökler seninle gelir, anladım. Hem "insanın kökü de olur, kanatları da..."


İlk kez kendim karar veriyorum iki şehir arasında... Şimdiye kadar bana sorulmadı bile, buna hiç hazırlanmamıştım. Yumuşak karnıma denk geldi belki ondan bu sancı... Bir bakıyorum da, benim dışımda beni de ilgilendiren bir karar alınmışsa şayet hayatım boyunca, bir bu belki. Şimdi daha iyi anlıyorum annemi de babamı da, tüm yükü omuzlarıma bırakmak değildi yaptıkları, hayatımı bana veriyorlardı... Bakıyorum da, çalışmadığım tek yerden soru gelince nasıl da zorlandım. Gerçi, egoları, yoksunluk sendromları yüzünden ukala diyecek bir sürü insan tanıyor olsam da şunu söylemeliyim... Zorlandığım bile 3 gün, geçti yine sonra. 
Rahatsızlık verecek ölçüde bir özgüven sahibi olabilirim. Ama bunun zararı nerde bir türlü anlamıyorum. Yani, kendisiyle bir türlü barışamayan, yalanlarıyla kendi gözlerini boyayan insanları biraz huzursuz ediyor olması dışında...


Dün biri bir şey söyledi, "yalnız kalırsın..." Düşündüm üzerine, öncelikle aramızda ortak bir dille, farklı gezegenlerde dahi olsak yine de her daim omuz omuza, başımız azıcık düşecek olsa, ışık hızını bile şaşkınlığa uğratacak bir süratle birarada olabildiğimiz bir kaç kişiyiz biz. Haliyle bu tez çürüdü ama... Yine de düşündüm ve kendi bencilliğiyle, kıskançlığıyla, yenemediği için çirkefleşen ve dışlayan ruhuyla, kendi gibi yapamazsa ötekileştiren biri... Yanımda olsa ne, olmasa ne...
Yani geçelim oraları...
Hem bu yalnızlık korkusu niye?! Hey, yalnızız! Ölecek kadar hem de! Daima bu böyle. En kalabalık anda, en sevdiğiniz insan tutarken elinizden... Sadece daha da, yalnızsınız!
Bunca şarkı, bunca şiir, yakarış hepsi, hep bundan.
Biz, ki burdaki bizin içindeki herkes bilir kendini, barıştık bunlarla, ego dediğinle savaşmayacaksın, o bir uysal çocuk, yalnızca biraz sevgi arsızı... Yola geliyor yani. Hem yolda onunla yürümeyi öğrendiğinde, cennet gibi dünya. Kendini inkar edersen, yalnız kalırsın! BİZ, yalnız değiliz mesela... ( Tam bu cümlenin ardından bağırıyor bak içimden; nabeeeeeeeeeeeer, şapşaaaaaaaal?! diye, sus diyorum, çok ayıp, anlıyor, susuyor... )


İçimde biriktirdiklerim bunlar değildi, alakası yoktu hatta... Bunlar öylesine gelip düşenler ekrana... Anlatacaklarım aslında çok başka... Güzel hikayelerim var... Mutluyum. 
Bir zaman sonra çok daha fazlası olacak! Heyecanlıyım. 
Kahvemden son yudumu aldım... Odam mis gibi kahve kokusu... 
Yağmur yavaşlıyor... Usul usul duyuyorum nasıl da pencereme dokunduğunu...
Toprak, her şeyi güzelleştiriyor sanki... Onca ziyan ardından yayılan yalnızca mis gibi bir koku...
Aşk...
"Aşk sevdiğim şehirler gibidir..."

10/01/2011

** EKİM! **

Eylül, bitti. 
Üşür gibiyim şimdi balkonda. Bitki çayıyla ısıtıyorum kendimi. Ellerim titriyor. Ama bu, bana vücudumun, "kahveyi bırak!" çığlığı, havayla ilgisi yok.
Dün gece ölüyorum sandım. Yeni hayatına alışmaya çalışan ve bu sırada çok fena sınanan kalbime üç sade kahve ile eşlik etmemeliydim... Bunu, bu sabah anlamış olmak yine de önemli. Büyük kararlar hep ertesi sabah alınır zaten.
Dün sabah, hava aydınlanmıştı şehre girerken. Kulağımda sevdiğim bir tango... Uyandım. Gözlerimi açtığım an otobüsün camına vurmaya başladı yağmur damlaları. Şiddetini izledim. Bir çok şeyi hatırlatıyordu... Eylül, bitiyordu! 
Her yer buğulandı sonra... Bu şehir, beni çok  yoracak ama çok sevecek, dedim. Sevginin yormayanına rastlamak zaten zor!
Bu eylül, diğer tüm eylülleri temize çekti ömrümde. Teşekkür ederim, binlerce kere. Bu eylül, diğer hiçbir eylül büyüyemediğim kadar büyümüşüm. Çok fazla şey olmuş bu eylül... Çok fazla şey öğrenmişim. Aynı kalmış bazen de hep, inatla!
Yine çok sevmiş, sevilmemiş, seçilmemişim... 
Yine çok sevilmiş, sevmemiş, seçmemişim.
Arafmış her şey, yine bazen...
Hayatmış!
Olurmuş...
Olsunmuş!
Kendimden nefret edecek kadar cesurmuşum. Umrumda değilmiş hiç, daima bildiğimi okurmuşum.
Damarıma basıldı bu eylül! En çok dün. 
Ayaklanmışım. 


***


Dedim ki kendime, düzenini kuruyorsun, kur. Kararlar veriyorsun, ver. Planlar yapıyor ve bunu çok seviyorsun. Bu senin güvenli bölgen, peki tamam. Ama bir telefon çalıp her şeyi değiştirebilir. Sakin ol, önemli değil. Zaten hiçbir planına uymuyorsun adamakıllı... Ajandan üzeri çizilmiş ertelemelerle dolu ve bak, Halil Sezai şehrine geliyor ve sen gidip bilet almıyorsun dedim. Sen de biliyorsun, o telefon çalacak. Sakin ol...
Çaldı.


Şimdi bir başka şehirde güneş doğuyor... Artık eylül değil. Hiçbir eylül, büyük harfle başlamıyor... Geriye bakmadan yürümeyi öğreniyorum. Ekimi de eylül kadar sevebileceğimi farkediyorum. Takvim yapraklarına sarmamalıyım kalbimi, sıkışıyor.
Eylül, büyülüdür, ayrı... Ama büyücü olduğunu öğrendiğinde, eylüle gerek kalmıyor. Gelmeyecek olanı çağırıp durmanın faydasızlığı, büyüsü eylülün. 
Eylülün gidişini ve içinde geçen her şeyi mutlulukla uğurluyorum şimdi. Ardımda hepsi, geçti!
Ekimi çok seveceğim bu sabah. Mucizeler olacak yine. O stüdyonun koridorlarında emeklemeden koşmaya başlayacağım, hep nasıl yaptımsa, yine! Çok yorulacağım. Aklım hep diğerinde takılacak bir zaman... İnsan kusuru. Oralı olmayacağım. 
Sonra gelecek, bunca zaman beklediğim her şey nasıl gelmekteyse bir bir o da gelecek. Her şeye rağmen beklediğim ve azıyla hiç yetinmediğim... ( Alkollü iddialarım sayılmaz, o zamanlarda 9. birayı da içebilirim diyorum ama 8. ye bile gelemem. Gelmem. )
Beni bulduğunda, hiç yormadan "nerede kaldın"larla "bak nelerle uğraşıyorum, çok sıkıldım"larla... Sarılıp sıkı sıkı, "hoş geldin" diyecek, ıslık çalamadığım kadar çok sevebildiğimi göstereceğim. 
En son dramayı eylüle gömüp, bu cümlenin kırıp dökeceği çok fazla vazo* olsa da "sikerler!" kafasına ulaşmış bulunuyorum. 
"Çok fazla karar aldım" sabahına uyanmadım ben bugün, uyandığım an ikinci bir defa düşünmeden harekete geçtim. Karar alma çabalarıyla yoramam bir de kendimi, ne olursa olsun yaparım olması gerekeni. Her şey, geçer. Anne, boynuz kulağı geçiyor mu dersin...
Dün fazla karışıktı her şey, fazla yeni, fazla üst üste... Ben afallamış, şaşkın, ne yapsa bilemez çocuk... "İyi akşamlar", "Hoşçakalın"lara karıştı... Eylül işte! Bitti, gitti... Ben de "-dan sonra"lı cümlelerimi öldürdüm. Eyleme geçmeliydi. 
Tüm karmaşaları eylülde bıraktım şimdi. "Bir sabah pişmanlığı hikayesi" düzenine son veriyorum. Midemdeki son yumruk bu. 
Teoman'ın "Yağmur"unu söyleyip duruyorum içimden. Nakaratın ilk cümlesi, "hiç değişmeyeceksin Buğu!" diye bağırıyor içimde ben gülümserken... Uğrayıp şöyle bir, içinde hiç kimsenin geçmediği şarkılara yürüyorum. 
An itibariyle tüm ilan-ı aşklarından arınmış, savruk ve "ya tutarsa" ile temellenen eylemler sahibi ruhumu sarstım ve "yürü lan!" dedim ona. Hatun, candır! Kendimi özlemişim. 
Ve can, çok sevdiğim bir yalandır.
Öperim!

9/28/2011

" Ölüm gibi bir şeydi... Ama kimse ölmedi. "

Gitti.

Kal, demedim.

Desem de kalmazdı belki.

Cümlelerim yetmediğinde, ölürüm, diye...

Bencilce...

Kal, demedim.

Gitti.

9/25/2011

Söylemek istediklerimi, söyleyemem bazen...
Boğazımda düğüm, düğüm... İçim burkulur. Ölebilirim hatta ama söyleyemem...


Hayaller kurarım öyle sessiz sakin, kimse bilmediğinden, kimsesiz...


Ah!... 


Zamanı durduruyorum o anda. 
Kalsın öylece, askıda. 
Tam gözlüklerini çıkardığın yerde, gün batmış, güneş yormazken... 
Yine de aydınlık üzerinde... 
Gördüğüm en güzel kahverengi ki kahveyi bile daha fazla sevdiren. 
Kimse bilmez. 
Kimseye söylemem... 


Ama işte... Bu kez... Söylemezsem... Gidersen... 


Gitme!


Desem sana... 


Kalsak öylece...


Sakin, huzurlu, o anda... 


Bir fotoğrafımız bile yokken onca yıldan sonra, gitmemelisin aslında. 


Korkarım hiç sesli söyleyemeyeceğim bunları... 


Sen gideceksin... 


Yılların ardından karşılaşacağız... 


İkimizde olabileceğinin en iyisi. Dahası aslında, muhtemelen.


Ama işte. Ayrı...


İçten içe, hiç sinmeyecek içime... 

9/05/2011

** MR. & MRS. ASSHOLE **


Hiç...
Hiçbir şey kalmayacak geriye... 
Tek bir his bile.

Adım gibi bildiğim ve anlatmak için bir türlü doğru yolu bulamadığım ne varsa izledim bugün.
Hala kararmamışken dünya.
Perfect Sense...
Başladığı andan son sahneye kadar gözlerimi kocaman açıp izlediğim film.
Masum masum kafa sallamadığım tek bir sahnesi olmayan...
Bütün salon "çift" iken, "tek" izlediğim film...
Bu filmi tek başına izlemek zannediyorum yürek ister.
Anlatısını kaldırmak ağır. 

Yalnız öleceğiz.
Ve...
Bundan ölecek kadar korkuyoruz.
Böyle.
Ama bunu zaten bildiğinizde "o kadar da" acıtmıyor. 

***


Koku...
Tat...
Duyma...
Görme...
Gittiğinde... 
Geride kalan her şey hayat.
Hep kalan ne varsa o.
Yine de devam ediyor, hayat!
Yalnız değilsen. 
Paylaşmadıkça değeri yok.
Eğer karanlıksa dünya, yanağınızdan akan yaş bir diğerine karışmalı...
Son sahnede ben bu yüzden ağladım. 
Kimseye karışmadan. 
Bir zaman anlatmaya çalıştım birine tüm bunları, anlamadı. 
Sonra kahraman sandım kendimi, birine tek bir kişiye bile anlatabilirsem ona da ulaşırım sandım.
Dünya böyle dönmüyor.
Kimse "o" değil diye, hep eğreti durdu anlatılarım.
Sonra bir akşamüzeri, aniden...
Vazgeçtim. 
Bir şeyler o an değişti, hissettim.
Belki de dağınık bırakmalı bazen.
Öğrendim.
Ama konu bu değil şimdi...

***

Duygular...
Karmakarışıklar...
Bu film, hissedebileceğiniz her şey!
En gerçek, en doğal haliyle...
Hiçbir sansüre uğratmadan anlatıyor dünyaya dair ne varsa.
Korkularınızla yüzleşiyor, öfkenizle barışıyorsunuz... 
Affetmenin ardından, anlamanın geldiği an, karanlık artık korkutmuyor.
Kaçmayı bırakıyor, kazanıyorsunuz. 
Bu film, benim beceremediğim her şey. 
Ve bu cümle, korkarım bana ironik diyen arkadaşlarıma bir neden daha...
Bunun da bir ilgisi yok aslında. 
Olay şu ki, çabalayıp durduğumuz o "diğeri"ni arama hali... 
Boşuna değil. 
Olmamalı. 
Öyleyse, dünya gerçekten fazla karanlık. 
Ben yalnızlığı kalabalıkken seviyorum. 
Ve "iki" benim için yeterince kalabalık bir kelime.
En doğal haliyle... 
İki yarımdan bir bütün olmak değil olay.
Ben "tamam"ım... 
Yanıma bir "tamam" daha lazım.
Herkesin yarım kalması bundan. 
"Bir diğer eş"
"Diğer tek"
"Mr. & Mrs. Asshole" olmak lazım... 


PS: I Love You!

Hayır az önce bunu yapmış olamam! 
Neyse, notum şudur ki; 
Bu filmi izlemeden bütün bunları neden yazdığımı anlamak zor...
Dilerim ki benim de bir filmim, kullanma kılavuzum vs olur da anlaşılırım bazen daha kolay. 
Olurda bir "diğer tek" bulamazsam dilimi bilen. 



9/04/2011

** EVDE çok BAŞINA **

Kafamda filler dans ediyor, yine.
İki şehir arasında, ruhumun iki ucu arasında, sonsuzlar kadar yoruluyorum bazen. 
-lar ekinin gereksizliği kadar gereksiz hallerde...


Bir masanın hikmetidir, gitti iki gündür... 
"Yeni" güzel şey... 
Cümleler, kelimeler dolusu yeni...
Ama sanki bir şey yapmam gerekiyormuş da unutmuşum gibi. 
Dokunuyor, dürtüyor bir his...
Ciddiye alıp almadığımı bilmiyorum.
Kendi haline bıraktım kendimi. O kadar da güvenirim. Vardır illa bir bildiği.

Yine de... Hangi şehirde olurum bilmediğimden almadığım konser biletleri var...
Kaçırırsam bin pişman olacağım...
Şeytan diyor bir şeyler, uymuyorum, "sen mi çakalsın, ben mi ulan? " diye...
Akıllı olsun bir yerde.
Yine içimde aynı his; "dağınık kalsın boş ver, su bulur yolunu" diyor.
Serbest çağrışımlarım diziliyor sonra, su grubu burçlar ne karın ağrısıdır!
Ay burcum yengeç, selaaaam!
Fakat ben kendimi kova ve aslanın dayanılmaz kudretine bıraktım, yollara dökülüyorum!

Bu akşam da çok eğleneceğim!
Falan.

9/01/2011

** Kahve Kokusu, Ortaçgil ve Gece... **

Eylül akşamı...
Açık penceremde gökyüzü, yıldızsız... Bulutlar kaplamış her yeri...
Sokak lambasıyla ışıldıyor kırmızı ağacımın yaprakları...
Odam yine darmadağın, erteledim tüm gün iki parça eşyayı katlamayı...
Kontrol etmesem de yaşamın sürdürülebilir olduğu üzerine bir deney için çalışıyorum.
Aslında sadece üşeniyorum.

Bir yerlerde Eylül sabahı...
"Özlemek" kokusu sonbaharın, dünyanın bir ucundan bir ucuna, dolaşıyor. Hissediyoruz.
Cümleler yetmiyor bazen, susuyoruz. İnsan olmak, garip. Kuş olmalıydık...
Zümrüd-ü Anka olmadığından ben Martı'yı seçerdim.
Rüzgar eserdi... Karşı dururdum...
Zorum var zira, hayatla, ne olursam olayım!
Kavgam var, bir derdim.
Var illa...
Huzurun huzursuz ettiği ruhum, Kaf Dağı'na, koyuldu yola...
Arıyor... Arıyor... Arıyor...

Bu hikayedeki Kaf Dağı'nın Darcy ile ilgili olmasını dileyen romantik düşler var elbet... Değil.
Hayallerim, çok daha benim! Yolda karşılaşırsak ne ala...

Bu sabah, üzerimden öyle bir yük kalktı ki... Tarihlere saplantılı kalbime kızdım! Eylül'süz de halledebileceğim ağrılarıma illa sonbahar basmalıydım. Sarı yapraklar... Serin rüzgarlar... Sevdiğim şarkılar... Ortaçgil...

Bu sabah uyandığımda, bitmişti tüm ertesi günlerin sancısı...
Yalnız önüme uzanan yolun endişesi biraz... Tüm kavgalarım, sancılarım, yaralarım. Yoktu artık.

Bir yerlerde hala Eylül sabahı...
Buralarda değil.
Zaman nasıl da hızlı!

Yarın yine kitapçıları dolaşacağım, yeni çıkanların sayfalarını koklayacağım çaktırmadan...
En sevdiğim kırtasiyeye gidip defterlere sarılacağım.
Sevdiğim dizilerin yeni sezonları başlayacak...
Özlediklerim dönmeyecek.
Diliyorum ki benim sıram bu.
Ben gideceğim.
Yollar önümde...
Kulağımda en sevdiğim şarkılar...
" Oysaki özgürlüğü seçmek,
Başka vücutlar sevmek,
Bir şehri tam kalbinden, beyninden vurup gitmek,
Var aklımda!
Bir yağmur, çok uzaklardan çağırıyor..."
Adam, doğru söylüyor.

Bitmiş, bitirmiş hissediyorum.
ÖSS de olduğu gibi, sınavdan 45 dakika erken çıkmama neden olan aynı his...
Tamam, bitti, gidebilirsin artık.
İlk tercih ettiğim okulun sıralarında 4 yıldan sonra işte yine aynı his!
Vaktidir.
Biraz şans bundan sonrası.
Diliyorum, bekliyorum!
Çok yakın, hissediyorum...

Eylül çünkü...
Büyülü...
Adım...
Öztürkçe, bazı lehçelerde büyü demekmiş, Buğu...
Her şeyim var kısaca...

Cümlelerim, satır başlarım, satır aralarım var...
Kelimelerim var, ruhuma eş, yalnız!
Aklım, kalbim, hepsi bende...
Hazırım!

Eylül...
Hoş geldin!
Ömrüme yol uzattın...
Başlamak için daha iyi zaman mı var?!

Eylül...
Sessiz, uzun, huzurlu tebessümlerimsin...
Gözlerim pırıl pırıl...
Bu sabah aynada kendimi gördüm.
Sonunda!
Özlediğim her şeyi hep geri verdin!

Eylül...
İyi ki!
Geldin...

8/31/2011

** Öncesi... **

Güzeldir... Ankara'da... Son bahar...
Bir kaç gün önce, bir yaprak daha düştü önüme, hızla yürürken. Durdum...
Oradan oraya savruk ruhum...
Yorgun...

"Ankara'da aşık olmak zor iki gözüm..."
Hayır, onun için değil bunca satır.
Yanlış dileklerime...
Aşık olmayı değil, aşkı yaşamayı dilemeliydim...
Oysa karanlıktan korkan bi' çocuk gibi hep yalnızlığın görkemli ışığına kaçtım.
Ruhumu görecek olsa biri, bin pişman edip, kayboldum.
Kendime oyunlar uydurdum.
Bu şehir...
Bu şehir değil artık dileğim... Bu şehirde! Değil...
Gitmeli, daha kalabalık yalnızlıklara...
Gitmeli, kendim gibi kaybolmuş ruhlara...
Saklandığım yerde bulacaksa biri beni, saklanacak yer ararken, burada değil.
Biliyorum.
Üç harfli her şeyi, hala çok seviyorum...

Gitmeli...
Eve gitmeli...
Evim neresi bilmiyorum...
Seymen'im de yok, "seni evine götürmeye geldim." diyecek, kendim bulacağım.
Sonra yolda karşılaşırsak onunla, gelmedi diye çok kızacağım.
1-0 yenik başlayacak benimle savaşmaya...
Umarım öyle güçlü biridir ki, ikna eder beni savaşmam gerekmediğine, her şeyin yolunda olduğuna, kalbimin atabildiğine...
O zaman omuzları geniş olmasa da olur ama olsa daha iyi olur...
Güvende hissettiriyor...

Ama bunlar değil asıl mesele!
Vaktidir, vaktimdir!
Aylardan Eylül! En sevdiğim...
Dost sohbetlerim kadar, kendime rastladığım sokaklar, kitaplar, şarkılar kadar...
Film karakterlerim... En çok, Holly kadar!
Elizabeth kadar!
Jane kadar...
Söz versem de bu yıl yok, tamam, diye!
Eylül'e Aşk ve Gurur yakışır...
Mr. Darcy sendromum okusam da okumasam da sürüyor nasılsa...
Bulacağım... Bulduğumda ona anlatacak hikayelerim olsun diye böyle...
Bir başka cümlem daha var ama onu çok sonra yazacağım...
Bütün bunlara kadar erkeğim, Nihat Doğan'dır! :D

Varsa yoksa aşka bağladımsa...
Eylül, aşktır, ondandır!
Yoksa, o kadar da mühim değil...

Saçlarım artık kırmızı ağacımla aynı renk değil...
Kendim gibi.
Ruhum da öyle, yorgun değil eskisi gibi...
Derin ayrılıkların acısı bir yıldır derdim. Haklıymışım yine...
Daima olduğum gibi... Bunu sevmiyorum ama kurtulamıyorum da...
Gözlem...
Neyse...
Bir yıl bitiyor...
Yine Eylül...

Bu kez fazla borçlu bana...
Ama tutar sözlerini, güvenirim ona...
Kendim kadar, kendim gibi...
Olduramıyorsa, bir nedeni vardır daima, kalbimin kabul edeceği...

Eylül!
Geldi!
Mutluyum...

Bu geri kalan her şeyi uğurlamak için.
Eylül ritüelim, cümlelerim... Bunlar değil.
Öylesine sadece...

Eylül büyülüdür!
Dokunduğunda ruhuma yazacaklarım var!

8/30/2011

** Bayram Sabahı **

Coşkulu, cıvıl cıvıl... 
Çocuk sesleri... 
Büyüklerin "ah o eski..." li cümleleri... 
Karmaşa, kalabalık...
Aynı kan diye sırf, sevdiğin o insanlarla dolu bir ev!
Bayram...


Bir uzak dursun rica ediyorum.
Bana göre değil...


Sabah gönderdim herkesi, anneme, çocukluğumun yanına, huzurla.
Sevmem uğurlamaları ya, bayıldım bu defa!


Şimdi sessiz, sakin...
Yazıyorum, okuyorum, dinliyorum...
Filmlerim hazır, şekerlikler dolusu çikolatam da.
Ve kahve!


Problemli abartman çocuğundan, problemli "şehrin kadını"na evriliyorsam ve suçlusu "Sex And The City" karakterleri ise...
İçimdeki Carrie Bradshaw ise bu cümlelerin nedeni...


 Mr. Big gelsin kutsasın beni! 


Mutlu bayramlar efendim! 

8/28/2011

** Uuu Baby! **

Güzel bir dün;

Yataktan hiç çıkmamaya yemin ettim.
Su yeşili ojelerimi çok sevdim.
Vizyona güzel bir film girdi.
Bir fincan kahve ardından zorla duşa soktum kendimi...
" Her şeyin başı, su... " Saçlarımdan omuzlarıma damla damla akan...

Hiç giymediğim bir şeyler giydim; renkli, çiçekli...
Sadece ruj sürdüm, gözlüklerimle uyumlu...
Dışarı attım kendimi...

Otobüse binen, hey evet, evet sen!
Bak buraya, bak, bak! Sen!
Lanet olsun, yüzük!
Go f.ck yourself!
Bakma, git!

Yıllardır ne ihmal ettim bu caddeyi, nasıl severim!
İki yıldır arayıp durduğum bluz değil mi bu? Tanrım 5 lira! Mutluluk... :)
Ruhumu ödüllendirdim;
Tall, non-fat, mocha with Irish Cream!

-Adınız?
- Buğu, B-U-Ğ-U
Yakışıklı Starbucks çalışanının muhteşem gülümseyişi... Ve elleriyle hazırladığı kahvem...
Bardağa adım yerine, numarasını yazsaydı keşke!

Dışarıda yer olmasa da kuruldum en güzel koltuğa!
Ah! Göz koyduğum masa boşaldı, dışarıda!
Kitabımı açıp, son zamanların en iyi sesine bıraktım kendimi...
Sırtımı dayayıp, bir nefesle bıraktım geride, tüm haftanın yorgunluğunu...
Hafif rüzgar, çıplak omuzlarıma ipek şal...
Sanbahar, geliyor!
Saçlarım karmakarışık...

Elimle kulağımın ardına atarken, tanıdık bir yüze rastladım. Yoldan geçip giden...
Ne de olsa evinin yakınlarındayım....
Sanki bunu bilmiyormuş gibi, sanki gün boyu aklımda değilmiş gibi, sanki onunla uyumuş, uyanmamışım gibi...
Her hangi biriymiş gibi, kaybolup gidişini izledim...

Tüm bu anlar toplamı boyunca, tek bir şeyi düşündüm; " Tanrım! Bu renk ona hiç yakışmamış! "
Ve bir an sonra, artık yok!

Korkarım uzun zamandır, aşık değilim ona.
Korkarım bunca dram öylesine, boşu boşuna...
İçimde ondan boşalan yere ne koysam sancısı...
Şimdi iyi bir iç mimar ya da dekoratör fena olmazdı hiç...
Dahiliyeci; iç hastalıkları uzmanı, vs olmasın, kafi!

8/25/2011

** BEKLERKEN **

Kendimle iddiaya girdim. 
Hangimiz kazanacağız çok merak ediyorum.

***

Akşamüstüm... Kan kırmızım... Sayfalarımsın... Seni ararım.

***

" Caddelerde rüzgar... "
Sen, çok uzaklarda...sın... Sanki...
Özlerim.

***

Çocukluktan kalma yara.
Ben hep özlerim. 
Yalnız, olmadığı yerde mutludur yüreğim.
Yalnız olmadığı yerde...

***

Beklerim sonra... Uzun kışlar boyu, tüm mevsimler boyu...
Gerda sanki adım, seni ararım...

***

Ah, sevdiğim şarkılarım... 
Satır başlarım... 
Mum ışığım... 
Kitap kokumsun sen... 
Kalem sesim, kağıdımda...
Anlamıyor, anlamıyor, anlamıyorsun...

***

Serin gece... Daha da serinliyor gitgide...
Üşüyorum...
Gerçek bir kul gibiyim artık...
Mucizelere inanıyor, biriyle bile karşılaşmıyorum.

***

Yine de tüm yaralarıma ilaç... 
Geliyor...
Eylül!

***

Bir yaprak daha düştü bu gün... 
Serildi yoluma...
Kıyamadım.