Fotoğrafım
Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...

3/10/2012

**OF!**

Üzerine yazacak milyonlarca şey var...
İçimdeki biriken milyonlarcası...
Üzerimize...
Üç, genç kadın, ayrı ayrı, yine de her an eller enselerde yürüdüğümüz bir yol ki...
Histeri krizleri her adım...
Birikiyoruz...

7-8 yaşlarındaydım. Erzurum'dayız. Komşumuz kapalı.
Bir gün apartmanda, kapı sohbetinde annem onlarla, kızı içeri girdi, başörtüsünü çıkardı.
Nasıl şaşkınım. Eve gider gitmez, adını hatırlamıyorum, bilmem kim ablanın saçlarını gördüüüüüm!  demiştim anneme, gözlerim kocaman kocaman açık yine... Saf! Nasıl saf! Alabildiğine saf zamanlarım... İçimdeki o saftirik şapşal hiç ölmedi, aramızda kalsın... Tüm, "şaşırtmıyor hayat beni, her şey olur işte!"lerimin karşısında nasıl dimdik duruyor, canımın içi!

Ama nasıl da her şey oluyor...

Nelerden geçmiş, geçiyoruz... Neleri seçiyoruz...
Bir garip cumartesiyi daha geride bırakırken, bu gece de yatağıma, biraz daha anlamış gireceğim... Bilmek, beni mutlandırıyor, kim ne derse desin... Bilmediğinden korkar insan, kaybetme korkuları da ondan...
Öğreniyoruz...
Huzurluyum.
Hala öğreniyoruz...
Sandığım gibi tükenmemiş, tükenmiyormuş yani...
Toyluğumdan, hep toyluğumdan...
Ne mutlu...

Bu akşam, bardaklar, "şereflere" kavuşurken, dönüm noktalarımıza, yine acılarımızı paylaştık oysa... En sevdiğim gibi hep, kahkahalarla... "Oğlum, inanmıyorum lan!"lar uçuşurken havada, katlanılır kıldık, normal kıldık olanı biteni... Sanırım, "dost sohbeti" sihirli bi'şi...

O kadar iyi değilim ki oysa...
O kadar darmadağın...
O kadar "ev"imi özlemiş...
Öyle ki, her anne-baba-çocuk sahnesinde gözlerim doluyor...
Öyle saçma tepkiler verir olmuşum ki...
Özlemek beni zaten hep hırçınlaştırıyor...
Babamın portmantoya ayağını dayayıp postallarını çözdüğü anları, annemin sofrayı hazırlarken alaylı alaylı, "vukuat var mı vukuat" seslenişini...
Tam o sırada ne yapardım, hiç hatırlamıyorum. Sanırım hiç farkında olmadığım, sonsuz huzur ve güven anlarındandı... Söylene söylene babamın başında duruyor, postalları tabi ki boyamayacağımı ifade ediyor, "Orçun" tadında ergenliğimin sefasını sürüyordum muhtemelen... Saçma sapan bir şeyler anlatıyor, dinlenmiyordum...

Her şey nasıl da değişiyor...
Bu öyle normal ki... Öyle sıradan... Ve olağan...
Yine de, eş anlamlı tüm kelimeleri art arda sıralasam dahi, ikna olmuyor içimde bir şeyler, o eve, o ana bir daha asla ama asla dönemeyeceğime...
Dilimi bile bilmeyen, dilini bile bilmediğim ülkeler, ülkelerden insanlar...
Başkaları, yabancılar...
Evim...
Canım nasıl acıyor.
Ses etmiyorum. Edemiyorum. Çünkü olur.
Bu anlayışımı üzerine alınmasa kimse... Bu çok bana ait. Kıyamadığımdan.
Mutlu olmak esastır!

Kendi yolunu çizememiş insanların yoluma ses etmesini anlamıyorum bir de...
Duraklarıma...
Nefes aralarıma...
Boğuluyor olduğumu görmeden...

Ama ne diyorum ben. Bunlar çok başka konular... Bunlar hayat. Hayatta, her şey, olur...
Hep yanyana, ne olursa olsun yanyana... Olduktan sonra geçer... Evim olmasa da olur.
Aile böyle bi'şi... Böyle olmalı. En azından bu olmalı.
Yine dağıttım... Hep darmadağın zaten.
Neyse...

Diyorum ki, "dost sohbeti" iyidir!
Hele bir de günüm, çok yorulmuş dönerken, otobüste, her zaman ki gibi otobüste yine...
"Begüm Hanım, yine karşılaştık!" sesiyle şenlenmişse!
Eskiler, Begüm der...
Ah, çocukluğumun en güzel anısı...
Masum yanım...
Elele tutuştuğum ilk erkek... Sevgili yazlarımın aşkı! Eşşek sıpası...
Büyüdü, hoca oldu şimdi üniversitede...
Zaten hep gider inekleri bulurdum!
Ama yok, o gerçekten dedim ya, çocukluğumun en güzel anısı...
Bana futbol oynamayı öğreten ilk kişi, salıncakta atlama yarışının en eğlenceli yanı...
Çardak sohbetlerim...
Anneannemin, "acıkmışsındır, gel artık eve!"lerinin, "utandırma yaaa!" tarafı...
En son iki sene önce karşılaştık, evlerimizin arası on dakika ya, hayat!
Koşturmacalarımız...
Arkadaşım, çocukluğum... Kırmalı şeytanın bacağını...
Demem o ki, bir de baktım, Arda!
Hadi eve kadar bırakayımlar, çok soğuk donacaksınlara karışırken yürüdük öyle...
Ordan burdan konuştuk da...
Hatırlayıverdim aniden bunları.
Biz ne güzel çocuklardık...
Bir gram da büyümedik cidden!
Ne güzel!

Evrene o kadar söyleniyorum ya...
Canımı ne zaman çok acıtsa, karşılığında beni ne mutlu eder, bana ne iyi gelirse, aniden, en sevdiğim gibi öyle aniden getirip koyuyor önüme...
Oyuncağımı kırıp, dondurma veriyor salak!
Anlaşacak mıyız bir gün acaba?!
Bekleyip, göreceğiz...

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder