Fotoğrafım
Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...

1/26/2011

** BENİ İKİ KADIN ÇOK SEVDİ **



"Kendine iletmen üzere" dedi ve şunları söyledi, beni birinciden üçüncü tekil şahsa çekip;


"Söyle ona eleştirmesin kendini bu kadar, ben onun her halini seviyorum... Kahkalarla gülerken aniden ağlamasını,sonra ''geçti işte'' diyen ama geçmediğini bildiğim halini...Yazsın bana! Yazdığı bu hayattaki en sıradan cümlede olsa, onun yüreğinden,onun dilinden, onun kaleminden yazılmışsa benim için hayattaki en önemli cümledir..."


Yazıyorum ben de... Söz verdiğim üzere...


Başlıkla hiçbir ilişkisi bulanmayan cümlelerimin de hikayesi budur aslında. 


Kitapçıdayız, elinde bir kitap, alsam mı almasam mı savaşındasın... Bırak dedim, ben daha güzelini yazarım sana. Yazmadım sonra. O gün bu gündür sızlanmaktasın. Haklısın... Sadece... Sanki sıralayacağım mazeretleri ezbere bilmiyormuşsun gibi konuşuyorum işte! Boş ver! 


Aklın bende... Biliyorum. Giderken seni bırakıyorum, biliyorum. Daha iyi dönecek miyim, bilmem ama yanına geliyor olmak düşüncesi "tamam" edecek. Kızma bana... Sana kızdığım gibi, her defasında! Bir eve bir deli yeter ya, benim gibi olma! 


Defalarca yazıp sildim bu satırlardan önce bu başlık altında bir sürü cümleyi... Beğenmedim, sinmedi içime... Kurgu tutmadı bir türlü... Sonra kurduğun bir kaç cümle, kendime getirdi beni... Hiç sevmezdim ki kuralları... Bütün mektuplarım hitapsızdı... Belki de hep kendi kendime konuştum ondan, kime yazdımsa o sadece nesneydi... Ama bunun konumuzla bir ilgisi yok! Demem o ki; bıraktım dağınık kalsın, içimden geldiği gibi sıralansın...


"Yapma!" dedin bugün, "ne çabuk ördün o duvarları, kimle çalıştın söyle babama önereyim, ne sağlam olmuş! Sakın saklanma yine duvarların ardına, yapma bunu kendine..."


Burada, güvendeyim oysa... Çok fazla şey oldu, dokunma bana desem... Yaşamayı seviyorum, diyemem... Ben nasıl rahat bırakmadımsa seni bir an bile, sıra sende şimdi... İyi ki! İyi ki! 
Sen olmasan, kim koruyacak beni benden? Bilmem!


4 yıl bitiyor... "Nasıl hızlı geçti" demeyeceğim... Her anı iz bıraktığından gayet farkındaydık geçtiğinin... Ama ne uzun bir yoldu yürüdüğümüz... Bizimkisi fazla sınanmış bir dostluk ve bunun verdiği güven duygusunu hiçbir şeye değişmem! İyi ki! 


Kriz anlarında ilk aklıma gelen kadın; aylardır gözyaşlarımla boğdum seni, biliyorum ve bu geçen yılın intikamı değildir! Sadece... Yıllardır biriktirdiğim zehri akıtıyorum sanki... Her darbede katlanarak... 


Bir sabah, bütün bu olup bitenlere gülerek uyanacağım... Yani o sabah gülerken samimi olacağım... O vakte kadar, kalçalarım şahidimdir ki, çikolatanın iyi gelmeyeceği dert yok! Söz! 


Elimde değil Melt... Geçecek gibi değil bazen... Hani her şey yolunda bir an... Sonra bir düğüm ki boğazımda sorma... Nefes alamıyorum yanımda olmadığında... 


Elimi bırakma! Kendime gelir gibiyim sonunda... Geri dönmek istemiyorum siyahıma...  Renklerimi özlemişken, kavuşurken yeni yeni... 


Geri döndüğümde, "yol" onarmış olacak belki beni... Tek derdim kalacak ki sen çözdün o problemi... Mezuniyette ne giyeceğim?! 
Gece mavisi bir tuvalet ile intikamım acı olabilir ama bu defa ne siyah ne yakını! Hadi iyisin ;) 


Bakarsın dönerken bu sorum da cevap bulmuş olur... Yeni problemler yaratırız ki, bundan sonra daimi mekanımız neresi olacak, buna da kafa yormalı... Bak buraya yazıyorum, daha da gitmem Telwe'ye! Doğum günü de kutlamam! Doğum günümü kutlayanlarla da konuşmam! 
Kıştan da kardan da nefret ediyorum! Yaza aşığım, mevsimlerden bir onu seviyorum! 


Can'ım acıyor! Buna da çare bulmalı artık... Duygularım beni terkedecek diye korkuyorum... Gidecekler öylece... ( Mail de atmaz onlar! deme... Sırıtma da! Hala erken... Sonra, dilediğin kadar dalga geçersin söz... Şakaya vurunca hafiflemiyor bu defa... Yavaş yavaş geçecek... Anlayacağım... Bırakacağım boşluğa... ) 


Bir hafta içinde yanımda olmazsan! Bak yine yazıyorum buraya... Ya da... Yazmıyorum, yazmam daha da! 


Haber bile vermeden ayrılırım senden! Facebook duvarına yazarım bak, arkadaşlar beğenir falan, yaratıcı olur. ( Özüm'e saygılar... ) 


Özletme işte! Beni, benimle bırakma... Kayboluyorum kendi içimde, dehlizlerimde...



Aslında bütün bunlar hikaye... Sen varsan en berbat anlar bile eğlenceli bir biçimde! Hatırlasana... 
En sakıncalı anlarda, gülme krizlerine yenilmedik mi?!
Tamam, ardını sinirden ağlama hali takip etmiş olsa da... Olur o kadar.
Geçecek... 
Biz kalalım da, gerisi dert değil. 
Sonra... 
"Sonrası iyilik güzellik... " 
Şiir sever oldun madem! 
:)





1/25/2011

** BOŞLUKTA KAYBOLAN ÇOCUK **


Dün gece, kaç yıl sonra saymayı bırakmıştım artık, sen çıktın karşıma,
sevgili arkadaşım...

Müzik dinlerken öyle aniden... 
Pink "Who Knew" söylemeye başladı,
hani çok sonra karşılaşıp şarkımı sorduğunda söylediğim... 
Sözleri seni anlatan... 
Sen James Blunt'tan seçmiştin şarkını... 

Sonra bir kolye ucu düştü elime bir zarfın içinden... 
Çoktan unutmuş olduğum... 
" Böyle bir şeyi, bir tek sen takarsın " demiş,
 sırıtarak vermiştin, seni son gördüğüm gün. 
Yıllarca hiç çıkarmamıştım. 

İkisi aynı anda karşıma çıkınca, gözlerim büyüdü önce, şaşkın...
Sonra bir başka rastlantıya gülümsedim...
Bu haftasonu, aynı şehirde olacağız, eğer hala oradaysan... 
Garip... 
Çok uzun zaman geçmiş... 
Garip unutmuşum... 
En yakın arkadaşım, dostum... Seni hiç özlememişim. 
Herkes gibi olmuşsun.
Garip... 

Sanki diğer yarım, gülmenin en keyifli hali, o hiç sevmediğim vedalarda bile şekilden şekle girip gözlerimi doldurmama izin vermeyen yaramaz çocuk... 
Şarkı söylemek yalnız sen çalarken güzeldi.

Beni hiç düşünmeden, bir gün aniden tek bir "hoşça kal" ile boşlukta kaybolup, "neden" diye sormama bile fırsat tanımadan giderek, kalbimi ilk kez kıran çocuk... 
Senden sonra çok uzun zaman şarkı söylemedim.

Sonra yeniden karşılaşmamızı da hatırladım... 
Anlatmıştın uzun uzun...
Dinlemiştim... 
Değer verdiğinden anlatıyorsun sanmıştım... 
Yine aynı şekilde boşlukta kaybolarak gittiğinde, 
aklımda yine bir "neden" ile kalınca... 
Anladım da;
vicdan rahatlatıyordun yalnızca üzerimden, ne ağır...
Ve buna izin veriyordum... 
Fazla mı iyiydim eskiden?
Kimbilir...

Ama
İnsanlar değişmiyor arkadaşım. 
Ya herkes gerçekten aynı ya da "sorun sen de değil, bende ", bilmiyorum... 
Ama ben dinlemiyorum artık. Bu kadar iyi ve düşünceli değilim.
Asıl kelime ne "iyi" ne "düşünceli" değil farkındayım. 
"Aptal" 

Ama senin değerli olman bir başkasının aptallığı olduğunda bu sana ağır bir hakaret olmaz mı? 
Sen bunu yakıştırsan da kendine, ben yakıştıramadım hiç...

Sonra...
Yıllardan, yollandan sonra ilk defa sana yazmak istedim... 
Seni değil belki ama, seninle konuşmayı çok özledim...
Dilimi sanki doğuştan bilen, anlayan çocuk... 
Neden gittin?

Bahaneni o zaman da sevmedim, hala da sevmiyorum. 
Daha saçmasını da duymadım! 
Neden gittin çocuk?

Neden haklı çıkardın onları? 

Her şey için, tamam ama... 
Değerinden düşürmeni; affedemiyorum hala...


Sana yazılmış cümlelerime bakıyorum... 

Yıllar geçmiş hepsinin üzerinden... 
En son kurduğum, hatırlattı.
Aslında neden o kadar da önemli olmadığını gidişinin... 
Bir dostu kaybetmek... 
Yas süresi geçince neden yitirdi önemini?
Savurmuşum ardından cümlelerimi... 


" İçimdeki boşluğa bir kimlik aradım durdum... Sen ilk terkeden oldun. " 
Diğer bütün anlamlar tükenince ortaya çıkıyor haliyle. 

Artık hiçbir şey "o kadar da" önemli değil... 
Büyümek mi?... 
Bilmiyorum.
Ama bu sıradanlığı hiç sevmedim, sevmiyorum.



1/22/2011

** GÜZEL BİR "dün" ÖLMEK İÇİN, bugün değil! **



Hayatla aramdaki şu garip bağı seviyorum aslında... Rastlantılarımı... Hep doğru zamanlamayla iyi geliyor bana dünya. İstediklerimi her zaman vermese de ihtiyacım olanı sağlıyor bir şekilde... Sevgili evren, genelde ecelim olmaya meyilli olsa da kahramanım da aynı zamanda... Ah, canım ikilemlerim! 

Bütün yılı heyecanla bekleyerek geçirdiğim o hafta, bitti diye seviniyorum şu sıralar... Hiç iyimser olasım yok bu konuda, tamam artık trajikomik ama sinir bozucu olmaya başladı. Ve işin aslı şu ki; kalbim kırıldı... Saygıdan... Yani saygı yoksunluğundan... Oydu eksik olan. Yoksa kimse kimseyi sevmek zorunda değil, hele söz konusu beni sevmekse zaten ayrı bir yeterlilik ve meziyet gerekir. Sorun değil. Aklımı seveyim, kalbime o sahip çıkıyor. Anlayışlı, sakin... 



Bütün hafta, film vizyona girdi de gitmedim diye söylendim ama bir türlü de içimden gelmemişti... Zamanı değilmiş ondan. Eğer hafta başında izleseydim bugün bana iyi gelecek başka bir şey bulmak zorunda kalırdım ama buna gerek kalmadı. Sevgili romantik komedim, imdat çağrıma koştu! 

Yine muhteşem bir yeteneğin gerçekleştirdiğine inandığım "Aşk Sarhoşu" çevirisi, aslında aşık olduğum adıyla "Love & The Other Drugs" bugün suni solunumla hayata döndürdü beni. Gerçi tamamını filme yükleyip o çok özlediğim "kendimle vakit geçirme" keyfime haksızlık edemem. Kendimi nasıl... Nasıl özlemişim! Öyle eğlenceli bir gündü ki! Ama ben hala filmdeyim. Zaten o gün isterse Gerard Butler bana evlenme teklif etmiş olsun dikkatimi başka bir şey çektiyse, başka bir anda takılı kaldıysam, kalırım, bir adım ilerlemem. Huyum kurusun! 


Film eğlenceliydi falan ama, bir sahne de gözlerim benden bağımsız doldu, işte dedim, istediğim de ihtiyacım olan da bu! O anda, çıkıp gitmiş olsa da geri dönüp, "her şeyin yolunda" olduğuna inandıracak birisi... İyi ki filmler var! Çünkü böyle insanlar yalnız kurgulanabilir,yaratılabilir, tabii yazarlar tarafından. Diğer arkadaşı bu kadar başarılı bulmadığımı söylemeliyim. Karşıma çıkarttıkları ortada! Neyse... 


Filmin sonunda, esas oğlan esas kızı kurtardığında yani, kurduğu cümleler öyle güzel, öyle sağlamdı ki! İşte dedim, bu kadar basit aslında. Bana söylenmemiş olsa da ( tamam, nankörlük etmemeli tabi, çok daha görkemlilerini duysam da işteş çatılı bir fiilin altında kurulmadıklarından hiç yaşayamadılar... ) bir yerlerde, öyle cümlelerin olduğunu bilmek iyi geldi! Alt metni bende bir hayli uzun oldu filmin kısaca... Güzeldi! 


Asıl eğlenceli nokta ise, film arasında fark ettiğim şeydi... Koca salon çift, ben daimi birinci tekil şahıs! Hayatımı izlese biri eğlenirdi o anki yüz ifademden, keyifliydim çünkü, salon yukardan nasıl komik kimbilir! Daha keyifle izledim filmin geri kalanını çünkü "çift" izlenecek film değil! Bir sürü nedenle... Sevgiliyi geçtim arkadaşla bile gitmezdi! Bir şeylere uyandırıyor çünkü ve biz uyumayı seven insanlarız... 

Sonra, yüzümde tebessüm... Çıktım, Ankara'ya karıştım... Her zaman kullandığım yollar yerine yenilerine daldım. Belki nostalji olsun diye çok eskilerini de ziyaret etmiş olabilirim... Anılarımla karşılaştım... Aylardır önünden geçip içeri hiç girmediğim, yazmayı en sevdiğim yere gittim sonra. Müziğini, kokusunu, havasını özlemişim! Değişmişti... Ama aynı bir bakımdan... Yine bir arka masaya geçtim, hem izledim, hem yazdım... Bir barışma günüydü sanki bugün... Sanki bugün, günün bir anında, aylar önce yüreğimi hafifletmek için kurduğum cümleye ilk kez inandım. Yeniden inanmak iyi geldi... 

Yeni bir yıl başladı işte böylece... Bugünü en çok bunu hissettirdiği için sevdim. Takvim yapraklarının değişmesiyle olmuyor yalnız, o kadar güçlü değiller. İşareti fark etmek gerekiyor, takip edip kazanmak lazım "yeni"yi, "iyi"yi... 

Bugün, kendime rastladım ben... Sonunda! Yeniden...



1/17/2011

** BİR ASİ RÜZGARDIM DA... **


Yıllar önce izlediğim bir filmde, 
ki film boyunca en sevdiğim diyaloğun da geçtiği o sahnede, 
adam kadına diyordu ki; 
" Yumurtayı nasıl sevdiğini bile bilmiyorsun... Sen kaybolmuş birisin! "

Ben, yalnızca sarısını severim. 
Her şekilde pişirilebilir, yalnız sarısını yerim. 
Ama... 
Bu bazen benim de kaybolmuş hissetmeme engel olmuyor... 

Bir yerleri yanlış boyamışım... Dışına taşırmışım sanki...

Birbirine benzeyen onlarca kelime,
 hiç benzemeyen içerikleriyle savaşıyor kuytularımda.
 Kendi hallerine bıraktım onları. 

Bir umursamaz rüzgara kaptırdım kendimi, oralı değilim; orası neresi bilmeden... 
Zaten aslında ben; hiçbir yerin "yerli"si değilim! 
Yok ne memleketim, ne evim. 
Sonuçta bütün dünya benim... 

Kalabalık bir yüreğim ve görkemli yalnızlıklarım var. 
İki ucum da birbiriyle çelişir.
 Genelde kafam, bu iki uç arasında gidip gelişlerin sarhoşluğundan güzeldir. 

Azalıyor her şey gitgide... Anlatamıyorum. 
İnandığım her şeyin aslında kendimi oyalamak, kandırmak için uydurduğum masallar olduğuna daha fazla ikna oluyorum her geçen dakika.
 Ve... Sürekli biriktiriyorum. 

Yalnızlıklarımı bile biriktirirken buluyorum kendimi.
 İnandığım her şeyi kör bir bilinçle tüketirken... 
Yaralarken kalbimi... 
Kanadıkça mutlu olur gibi içimdeki diğer kişi!

Her şeyi böyle erteleyerek öldürüyor, kaybediyorum. 

Değer verdiğim her şey, "tavan arası yığınları" içinde tozlu yerini alıyor bir hızla, 
önüne geçmiyor, kendimi durdurmuyorum.
 Kimse durdurmuyor. 

...

Peki.



İyiyim. 
Her şey yolunda. 
Aklımda, yüreğimde hiçbir kuytu yok; kırgın, eksik...
 Tamam her şey. 
Söz verdiğim gibi... 

Boş verdim onları.
Ama...
Dokunmasınlar kanatlarıma!



1/16/2011

** BİR BAŞKASI KONUŞUYOR, SÖZ HAKKI VERDİM **


Yeni şarkılar da buldum kendime ama kahve kokusundan vazgeçemedim hiç...
 Yağmur sesinden de... Yanan mumlarımdan da... 
Kağıtlar, kalemler... 
Onlara ihanetimdir bu.
 Açıklayamayabilirim de... 

Kendime ettiğim ihanetlerin yanında pek de sözü edilmez zaten... 
Belki de dramatize etmemeli ama hep sevdim trajedileri, elimde değil.

Kimbilir, rastladığım cümleler yüzündendir. 
Çünkü aslında mutlu uyumuştum dün gece, yüzümde tebessümle daldım uykuya, 
sabah da öyle uyandım. 
Belki biraz azalmıştı etkisi ama oradaydı tebessümüm, biliyorum. 

Sonra defterlerimi karıştırırken bir kitaptan aşırdığım o cümleye rastladım... 
Bayılmıştım betimlemeye... 
Yalnız da değildi, bir çok cümlesi beni kendine bağlamayı başarmıştı kitabın...

** " İyi uyudum çünkü mutsuzluğum da uyudu. Hiç kuşkusuz yatağın dibine kıvrılıp yatarak geçirdi geceyi. Ondan önce uyandım ve bir kaç saniye anlatılmaz bir mutluluk duydum. Gözlerini ilk sabaha açan, ilk insandım. 
Sonra mutsuzluğum da uyandı; hemen üzerime atıldı." **

Üzerimde yalnız huzur vardı oysa uyandığımda... 
Sabah ayazını özledim. 
Hastalandığımdan beri yapamadığımdan biraz iyi olmanın mutluluğuyla dışarı attım kendimi... Yürüdüm durdum, hayaller kurdum... 
Geleceğim yaklaşıyor... 
Kolay mı! 

Sonra yine aklıma takıldı bir şeyler. 
Hep olur. 
Buna alışmış olmaya güldüm bir zaman...
Nelere gülüyorum! Delirsem yeri! 
Tabi komik gelmez artık sıradan dünya halleri... 

Sonra akşam oldu yine... 
Akşam olunca, bir şey oluyor. 
Yüreğimi is kaplıyor sanki, "buğu"lu bir karanlık... 
Kötü değil de kekremsi... 

Defteri elime aldım yine, cümleler dizmişim birbiri ardına, hiçbiri benim değil. 
Sonra yine aynı yazarın bir başka cümlesine kalkmış kaşım... 
Hemen iz bırakmışım kısa tarihime...

Gözyaşlarının tadı nasıl aynıysa aslında yaralar da çok farklı değil. 
Ve bence... 
Ki bu başlı başına yazmak istediğim başka bir konu ama;
 kanayan yerinden sevmeli insanı, İclal'in de söylediği gibi...


Anladım ki; satırlarca kurduğum cümleler, aslında duymak istediklerimdi... 
Duydum. 
Kalbim kırıldı... 
Nasıl mı?

 Michel Tournier yeterince açık anlatıyor;

** " Seviyorum ve seviliyorum. 
Aynı kişi söz konusu olsaydı,
 mutluluğa ererdim... " **


Basit, değil mi?... 





** KALBİNİ DİNLE **


Çocukken uyumayı en sevdiğim yer bir göğüs kafesiydi; 
tercihen babamın ki... 
Güvende hissederdim, huzurlu gelirdi... 
Çok fazla şey değişmedi. 

Kalp atışlarından daha fazla sevdiğim hiçbir müzik türü yok!
 Yıllarca bir vampire aşık, bir gün birine rastlayacağım hayaliyle yaşamış olsam bile, 
nefes alıp verişlerini duymadığım hiç kimsenin yanında uyumak istemezdim. 
Fazla yalnız hissettirirdi.

Ama bugün böyle saçmalıyor olmamın sebebi yalnızca bir film...
 ve bazen filmlere de aşık oluyorum ben, vampirler dışında... 
Bu defa ki; August Rush! 


Müzikle ödüllendirilmiş bir çocuğun hikayesini anlatıyor. 
Ne zaman izlesem tüm hücrelerim ayaklanıyor! 
"Böylesi yalnız filmlerde olur" tüm mucizevi tesadüflere inanıyor, saygı duruşuna geçiyorum. Tamam belki biraz da abartıyorum, sırf bu büyüye kapılmaya bayıldığımdan. 
Kendimi durdurmuyorum. 

İki insanın doğru zamanda doğru yerde fakat bundan tamamen habersiz karşılaşıp bir hikaye çizgisini başlatmalarını mucizevi buluyorum ve bu bana iyi geliyor.
 Yaşamayı sevdiriyor. 
Esas kız ve esas oğlan arasındaki bu bağa, ironik yanına, büyüsüne... 
Bayılıyorum! 

Ama bu filmde başka bir şey var! 
Hissetmenin nasıl da kutsal olduğunu hiçbir "hayali arkadaş"a ya da "toplumu idare etme"nin kolay yolları kitabına bağlamadan yalnız insan üzerinden anlatıyor. 
Belki de en çok bu yüzden ne zaman izlesem içimde bir şeyler ayaklanıyor.
 Nefes alıyorum!
Ay ışığına bir kez daha hayran oluyorum... Cümleler daha kıymetli geliyor... 
Aşka inanıyorum... 


Ama burada bahsi geçen "aşk";
 o yavan, iki insan arasında tutsak, iktidarla ilgili bir sahip olma tutkusu değil, 
değer verme ile ilgili bir ait olma duygusu...
Ben böyle bir aşka ve dahası onun gerçekten var olduğuna inanıyorum. 
Üstelik bu yüzyılda!
 Ucubeymişim gibi davranmaya devam edebilirsiniz.

 Ben inandıklarımla yaşıyorum...
Yazıyorum...


1/09/2011

** BİR DOST **


Bugün... Dündü... Hep... Bi' adım uğramadım şimdiye... Özlemedim de, özlemek değildi... Andım durdum... Saygı duruşu gibi... Hiç bozmadan, nefes dahi almadan, dimdik... 
Hüzünlü de değildim. 
Akıllıydım biraz... Biraz haylaz... 

Bir bir hesap kestim belki, belki sakin vedalardan geçtim. Gözlerimin çektiği fotoğraf kareleri yağdı durdu önüme... 

Ay ışığında bir tahta salıncak... Çocuk neşesinde şen kahkahalar... Beklemenin en tatlı olduğu zamanlar... Bir ağızdan söylediğimiz şarkılar... Yaz... Sonra sonbahar... ve kış... Hava nasıl soğuk! Herkes sıkı sıkı giyinmiş, ben elimde dondurma, hınzır sırıtmakta!
 Hasta da olmamıştım.

Taşınmalar, başka şehirler, başka odalar... Bisikletim... En çok düştüğümüz günü özlerim! Bir de telefonuma bırakılmış bir mesajı... Balkonda öyle kalmıştım, şarkıyı da hala hatırlıyorum... Oyunların en güzeli otoparktaki arabaların alarmlarını çalıştırmaktı, oyunlarımızı hatırlayıp dinlemiştim... Lojmandan gidişine üzgün... Sonra konser gününe kadar görmedim seni... Bir heyecan, elimde mikrofon, dışarıdan izleyen bi' çocuğu fark ettim, o anki mutluluğum hala içimi ısıtır. Korktuğum rüyalarda hiç yoktan var olup, beni uyandırdığın gibi...
 Ah, çocukluğum, nasıl özledim seni... 

"Bu hiç değişmesin" diyorsun ya, hiç değişmedik ki zaten... Sen hala umutsuz bi' romantiksin... Akıllısın ama artık, bana mektup yazmayacak kadar, ben de hala hınzır, umursamaz ama imla hatalarını düzeltmiyorum artık zaten ayda yılda bir alabildiğim nadir mektupların! Ve çiçeklere "ot" muamelesi yapmıyorum, onları sevmediğim yalanını söylemeyi de bıraktım... Evet, itiraf etmeli, ben hep çok sevdim çiçekleri, en çok papatya hatta ama ne yapacağımı bilemez utanırım öyle duygusal anlarda, sevmiyor olmak daha kolaydı! Ya yaşlanıyorum, ya kopacağım yere doğru bir hızla incelmekteyim... Bilemedim. Ama işte, kalbimi saklamıyorum artık, öğrettiğin gibi. Kapatmıyorum kendimi kalın duvarlarımın ardına... Geçiyor... Söylemiştim! Buğu, ne kadar etkilenirse o kadar etkilendim, geçecek bakıp durma öyle hala burdayım demiştim, e... haklıydım! 

Ama işin aslı o kadar da farkında değildim. Gözlerini böyle "buğu"lu sevmiyorum, eskisi gibi değilsin, neşen yok, bakışların solgun dediğin günden beri kendimi sorguluyorum.
 Bunları yazmaya başlamadan önce aynayla epey muhabbet ettik, çok eğlenceliydi, gözlerim ışıl ışıl arkadaşım, kendim gibiyim. 
Sevdiğin gibi, özlediğin gibi... 
Daha da iyi olacak! 

Şehrime bir ara uğrarsın nasılsa... Hatta kahve içeriz, bakarsın ben yaparım. Gerçi "içtiğin en güzel kahve"den sonra, hani en iyi filmini çekmiş bir yönetmen gibi öyle bırakmak en iyisi gibi ama, nasılsa ev gibi, evde olmak gibisin, korkmuyorum köpüğü kaçırmaktan! 

Ve bu alt metni uzun bir cümledir... 
Diğer hepsi gibi...

Tutmadığım tüm sözler için bu... O çok beklediğin mektup için... Yazıp yollamadıklarım için... " İyi ki orada bir yerdesin" demek için... 

İçimden geldi :) 



PS: Düğününde "sağdıç" olacağım günü iple çekiyorum, söz! Julia Roberts'ın hiçbir filminden etkilenmek yok, yaramazlık yapmak da yok! :P







1/06/2011

** K'AYIP **


Biz her şeyi hızla tüketmeye oldukça meyilli bir kuşağız. 
İçine terk edildiğimiz bir yarışın zavallı taraflarıyız aslında… Hiçbir şeyin tadına varamadan, yeterince yaşamadan, öğrenmeden, sindirmeden öyle hızlı tüketiyoruz ki; midelerimizde kocaman yaralarla, ömür boyu iki büklüm, hazımsızlıkla savaşıyoruz. 

Hızlı yiyor, hızlı içiyor, hızlı okuyor, hızlı düşünüyoruz… Hızlı seviyor, hızlı sarıyor, hızlı sevişiyoruz. Hızla soğuyor, uzaklaşıyor, nefret ediyoruz ve unutuyoruz; değerleri, önemleri…

Ayrıntıları bilmiyor, incelikleri görmüyor, çaresiz; tükeniyoruz… Aferin bize! 
Anlamları hiç merak etmeden, sorgulamadan ezberleyip geçtiğimiz her yeni gün eksilere yazılıyor ve biz yalnızlaşmış, aptallaşmış, kaybolmuşlar ordusuna katılıyoruz. Sürekli yorgun, yılgın, kızgın!

Bizden öncekilerin hataları bize bedellendirilmiş… Bizimkiler sonrakilere… Borç kapatıyoruz.


Bu kaos içinde savruk, amacını unutmuş ya da ona hiç sahip olamamış, kayıp...


Olmamalı!


İz bırakmalı!


 O kadar.



1/05/2011

** BİR ŞEY VAR! **



Özlediklerim... Ayakkabı kutularında saklı kısa tarihimin sızı'ntı'ları... Yüzünü unuttuğum sesler... Adını unuttuğum yüzler... Ezberim zayıf, öğrenmeye hiç vaktim olmamış gibi... İçimde bir boşluk, bir kara delik... Kederli anlarım, değip, delip geçen...

Derin nefeslerim... İç çekişlerim... Gözlerimin daldığı anlar... Topluyorum, topluyorum, eksiğiniz var! 

Zamanın birinde sevdiğim bir karakter şöyle demişti; " kalbim kırılmış ve olduğu gibi kırıldığı gibi kaynamış, arızalı bir kalp..." Böyle hissediyorum. Bir yerlerde bir şey var, incecik bir sızı... Prensesin yatağı altında bir bezelye tanesi... Rahatsız ediyor. Fazla narin diye bir prensesi suçlayamazsınız, suçlamıyorum yüreğimi.

İçimde bir deli huzursuzluk... Bir şey eksik işte! Hayır; yarım... İkisi aynı şey... Değil, farkındayım.

***

"Her neyse işte, özledim seni!"

Gündelik telaşlara karışıp gitme diye... Aklımın, yüreğimin hep bi' köşesinde... 

Tek başına... İşteş çatılı bir fiilde...

***



Sanki içimde yıldızlar kayıyor! Bir dilek tut... Bana söyleme... 




** YILDIZ KAYAR GİBİ KAYIP GİDER BEYNİMİN KIVRIMLARINDAN... **

Bu sabah sevmedim bulutlu gökyüzünü... Birden çillerimi özledim, güneşten kızaran yanaklarımı... Baharı...
Belki kışı o kadar da sevmiyorumdur. Ki bu her kış mutlaka aklıma gelir...

Aslında olan şu; üzerimde aylardır hüküm süren o ölü toprağını atarken istiyorum ki penceremin ardı da ışıl ışıl olsun, iyi gelsin. Neyse, öğlene kadar zaman veriyorum güneşe kendini göstersin diye... Olmadı kahvemi kitabımı alır kurulurum cam kenarına... Hatta... Neyse!

Aklımda ışık hızıyla yer değiştiren düşünceler, nelerin habercisi bilmiyorum. En keyifli yanı merak da etmiyorum. Kendi kendimi şaşırtasım var bu aralar. Biraz büyü lazım bu dünyaya... Fazla gri her yer!

Birazdan kapım çalacak... Dışarıda ne olup bitiyorsa orada kalacak, biz ışıl ışıl bol kahkahalı bir gün geçireceğiz. Hissediyorum... Gerçi duyan da alim zannedecek... Daima her şeye gülebilme yetisini birlikte kazandığım dostlar listemin sevgili üyesi... Hayatımın daimi "çat kapı" kontenjanlısı işte!

İçimden bol betimlemeli süslü,secili cümleler geçmiyor, geçse de pek kalmıyor bu sabah!

Cümlelerimi başa almak da istemiyorum... "Her şey olduğu gibi kalsın" sabahı bu... Uyandım, daha iyiydim; günlerdir ateşler içinde yattığımı düşününce çok daha iyi hem de, odamı toparladım, ilaçlarımı aldım, biraz müzik dinledim... Ortaçgil... Gülümsedim... Topuklu ayakkabılarımla oynadım biraz, yeniden düzenledim, sevdim onları... Bahar gelse de kavuşsak!

Gitarımın tellerini değiştirmeliyim... 4 yıldır dokunmadığımı düşününce hala bana darılmamış olması güzel... Ona daha iyi davranmalıyım. Ölmeden, bir ara...

Sakin bir sabah, hiç yaramazlık yapasım yok, ilginç. Büyüğüm, akıllıyım sanki bugün...



1/04/2011

** KIŞ GİBİ **

" Kış bazen aniden gelir... Değiştirir ne varsa... "

Bugün şehrimde kış, içim ışıl ışıl... sıcacık... Anlamış gibiyim, sakin, huzurlu. Yüreğim; gökyüzünden usulca inen bir kar tanesi... Fırtınalardan geçmiş bir bulutun uslanmış hali. İyiyim.



Giden yıl, ne çok şey götürdü beraberinde... Ah... İktidar savaşları... Ego yarışları... Büyüme telaşları... Boşu boşuna vakit kayıpları...
Neler öğretti, tamam ama, daha erken değil mi? Bunca yorgunluk için... Diyecek olsam;  içimdeki her "ben" ayaklanıyor ya, kendimi bir kez daha seviyorum!

"Bilgi ceza, bilgi suç, taşımak ağır..." da olsa, sahip olduğum her bilgiyi yaşayarak öğrendim ya, yüreğim öyle sağlam, öyle mağrur, öyle ayakta!

Ne çok hata yaptım, ne çok tökezledim sonunda!
Bütün "ben bilirim"lerimi bizzat çürüttüm ve çok kızdım kendime, çok ağladım.
Daha zamanı var diyordum ya, hızlı yaşanıyor her şey bu yüzyılda ondan belki, "iyi ki" diyorum sonunda!

Olmak istediğim kişiyim, bu herkesin sahip olabileceği bir şans değil, bilirim. Buraya gelmek için yürüdüğüm yolda karşıma çıkan herkese...
Ağır başıma omuzdu kimi, kimi sırtımda yüktü... Kimi daha kötüsü yüreğimi yıprattı, üzdü. Kimi gözümün  kenarlarındaki kırışıklara neden olacak kadar güldürdü...
İyi ki karşılaştık! Yoksa nasıl daha da "ben"olurdum, bilmem...
Teşekkürler...

"Artık kısa cümleler..." kurmuyorum, beceremem de zaten! Artık uğraşmıyorum, kabullendim her şeyi olduğu gibi, en çok kendimi! Savaşmıyorum.

Şimdiye dek yaptığım tüm hatalardan çıkarabileceğim her dersi çıkardım; kulağıma küpe... Yeni yollar, yeni yıllar uzanırken önümde...

 "Artık" ile başlayan bir cümle yalnız şöyle sürer; " çekilebilirsiniz! "


1/01/2011

** DÜNKÜ ÇOCUK **

** Masallarla uyuttuğun küçük kızdan çok başka biriyim belki şimdi. Ya da hiç olmadığım kadar o…
Masalımı özledim. Büyü bozuldu, yolun ortasında birkaç fare ve bal kabağı, öylece kalıverdim. Oyun sürmekte, ama ne çare, büyü bozuldu.
Rasgele yaşamların arasında; kaybolmuş, terkedilmiş insanlarla boğuşuyorum şimdi. Alışkanlıkların arasına hapsoldum. Her şey sıradan, gündelik, yasal… Kelimelerim, yorgunlar… Oysa içimde çığlık çığlığa isyan!
Ait olmadığım zamanlara sürgünüm sanki, yerim olmayan bir dünyada… Atılmış, terk edilmiş, yılgınım.
Masallarla uyuduğum geceler kadar eski heyecan, masallarla uyuduğum geceler kadar uzak… Nefes alamıyorum, yakıyor ciğerlerimi hava, acı çekiyorum.
Özlemek gibi değil birini, çok eskileri özlemek bendeki… Artık olmayan her şeyi sanki. Acıdan geçmek hatta acıyı seçmek gibi…
Vardığım nokta, başladığımdan ne kadar uzak?... **

Diye karalamışım zamanın birinde defterlerimden birine... Canım acımış belli ki ve yorgunmuşum... Eski bir dostu özlemiş, aramamış, kendime saklanmış,yazmışım...  
Beynimin kıvrımlarında sorularım; kalp masajı gibi tüm ölüme yakın anlarıma! 
Ne kadar uzaktayım gerçekten bilmiyorum... Ama varmak istediğim yere yakın! Sanırım önemli olan da bu biraz... Bugünü en çok bu yüzden seviyorum. 
Gerçi sakatlık bende, farkında olduğum şeyi kendime sürpriz yapıp söyleyeyim, yeni yıla anlamlı bir giriş olsun diye aylardır bekletiyorum... Komik değil mi, kendimle kurduğum bu ilişki... Ama eğlenceli! 
Demem o ki... Geçti işte, her şey gibi... Kendi masalımı kendim yazarım olur biter... Abartmamalı, dünya işte hepi topu, yaşa gitsin! Ama öyle bir yaşa ki, adımların inlesin bastığın yerde! İnsanlar çekinerek yaklaşsın hatta ve bu incitsin seni bir zaman... Sonra o da geçiyor ve yanındakiler, gerçekten güvende hissetmeni sağlayacak insanlar oluyor... Tehlikeli bir kumar gibi ama kazandığın an, her şey "tamam"...
E... yetinmeyi bilsek zaten mutlu olamama sendromuyla boğuşuyor olmazdık ki! Ya hep ya hiç en nihayetinde... 


** İKİBİNONBİR **

Saatlerce düşünüp doğru giriş cümlesi bulunamayan, içe sinemeyen asla, deli eden... Ama heyecanlı... Ama coşkulu... Ama... Bilmece gibi; bilinmeyenden korkmak gibi... Beklemek gibi... Merak gibi... 

Kış gibi... Ankara'da gibi... Yüreğim öyle gibi... Bir buz gibi, bir ısınır gibi... Kırkikindiler gibi... Aldanır gibi... Aldığın ilk nefes yakar ya ciğerlerini; ağlarsın hani. Öyle gibi...
İlk nefesim ağlatmamış beni; doğduğumda ağlamamışım. Yalnızca gözlerimi kocaman açıp insanlara bakmışım. Bu, hayatımın, kim olduğumun kısa özeti sanki. Her şey böyle başlamış. Ben hatırlamıyorum, anlatanların yalancısıyım!

"Yeni" ye dair her şeyi sevdim aslında hep. Belki geldiği anda değil, saplantılı bir şekilde tutkunumdur alışkanlıklarıma ama kendimden sıkıldığımda "yeni" iyidir. Bugün, bu yüzden bu kadar güzel.

"Büyü"lü, mutlu, huzurlu, masal gibi bir yıl olsun! O kadar. Şimdilik.