Sabah dışarı çıktığım an, bir metre ötemi göremiyordum. Deli bir sis... Her yer, sadece beyaz duman...
Marc Cohn'un sesi kulağımda... Nefes borumu yaktı, içime hızla çektiğim hava... Vermedim bir zaman, ısıttım, ardından havaya karıştım...
Aklımda eski zaman masalları gibi bir akşam üzeri... Büyü gibi sisli bir kentte... Yalnız topuk sesleri, bir çift ayakkabıdan gelen ve yanında usul usul yürüyen bir başkası... Kim derseniz, 'Örümcek Dede' derdim. Rüya gibi apartmanlar, küçük, sevimli, renkli... Her biri, bir diğerinin benzeri... Kanallarla ayrılan... Ve sokak lambaları, sisli akşamı aydınlatamayan...
Otobüs durağı az ötemde, ben kilometrelerce uzaktayım... Gitmeli diyorum kendime hep, ait olduğum sokaklara gitmeli... Oralarda kaybolmalı... Biliyorum, bir şey çağırıyor beni sürekli... Biliyorum.
Sevdiğim şarkılar uğruna yürüyorum, duraklar geçiyor, durmuyorum... Hareketsiz beklemeleri sevmiyorum... Bu yüzden ne otobüsler, minibüsler, dolmuşlar feda ediyorum. Gözlerimi yaşartan soğuk mu fedakarlık anlayışım mı bilemiyorum.
Saat ayırmaksızın saçmalayabiliyorum.
Ardından işe gitmek üzere otobüse biniyorum. İnsanlar... İnsanlar... İnsanlar...
Bu sabah yine insanları sevmiyorum.
Öğlene geçecektir...
"Güvenli bir yer" ihtiyacı bulana kadar geçmeyecek, biliyorum.


Hiç yorum yok:
Yorum Gönder