Başucuma kahvemi koydum, uyanır uyanmaz bu sabah. Kokmuyor...
Dışarıda deli yağmurlar, gökyüzünden yeryüzüne tek bir nokta yok kuru kalan. Duyulmuyor...
Toprağa gömdüğüm gidenlerim... Değerinden çok ederini göstermiş, bir derin nefesle, anlayışla, sakin uğurlanmış gidenlerim... Ağlatmıyor.
Heyecanlandırmıyor aşk ihtimalleri... Heyecanlandırmıyor!
Karşısına dikiliyorum bu tepkisiz ifadelerimin, bağırıyorum nefesim kesilene kadar, sarsıyorum, oralı olan yok.
Sonbahar, iliklerime kadar... İçimde solup giden herkese veda ediyorum.
Sonra bu haller de geçecek...
Ardımda bu çok sevdiğim gri şehri bırakıyorum, kalbim kendini korumaya alıyor sanki.
Ankara bana hiç gri gelmedi...
Bir çocukluk yarası... Açılır gibi yeniden...
İlk defa ayrıldığımda bu şehirden dokuzdu yaşım ve aylarca kendi kendime ağlamıştım uyumadan önce her gece özlemekten...
Şehir değil insanlardır diyorlar... Ben şehirleri seviyor, öyle koyuyorum içine sevdiğim insanları. Şehirler diyorum, aslında hep şehirler...
Beni tanıyan herkes, İstanbul diyor, buralar dar gelir sana... Bir bak, boğulursun... Haklılar. Biliyorum.
Yine de, ne olursa olsun sevmek ya, her şeyiyle... Hep ondan.
Günlerdir yaz/a/madım tek bir satır. O kadar cümlesiz, o kadar halsiz, o kadar tepkisizdim ki... Öyle şiddetli sustum ki, içimde yer yerinden oynarken...
Cenindim sanki, yatağım ana rahmi... Sığındım... Ve yağdı... Hep yağmur yağdı, ben susarken.
Beynimin içinde şarkılar söyledi Ortaçgil, "Dinle yağmuru dinle..."
Dinledim. Dinlendim. İyiyim.
Sanki bir karabasan içinde sesimi duyuramaz gibi geçen iki hafta, yalnız kararsızlıktan ya... Şaşırdım kendime.
Nankörlük yapma dedim, bak, önünde duran ve seçim yapamadığın yollara bak ve ışıl ışıl her biri... Bak! dedim... Sen yaptın her birini... Karışma. Hepsi senin emeğin. Bak! Çocukluk hayalinin bittiği yerdesin, kazandın!
Hani o çok beklediğiniz ve bir yandan da hiç gelmeyecek gibi duran zamanlar, ödüller vardır ya hani, sunucu adınızı söylediğinde suratınızda bir aptal ifade, sahneye çıkmak yerine kaçmak istersiniz önce... Oradaydım...
Araf gibi...
Bana kalırsa arafta olmaktansa cehennemi tercih ederim. Şu halde konusu açılmışken araf cehennem, sanırım ötesi yok diyebilirim...
Şehirle vedalaşıyorum şimdi yavaş yavaş... Her kaldırım taşına bir kere daha bakıyorum, canımın içi her arkadaşıma daha çok vakit ayırıyorum. Öyle uzun zaman ihmal ettim ki sohbeti kıymetli, ilaç, dostlarımı bir hiç uğruna... Kayıp zaman saymasam da, sonradan duyduklarıma rağmen, üzülmedim diyemem. Daha bir büyüdü yüreğim sanki yediği son kazıkla. Korkarım vampir olamayacağım, kazık beni öldürebilen bir şey değil.
Daha sıkı sarılıyorum sevdiğim herkese, her şeye... Daha cesur adım atıyorum.
Botanik'e hala gitmedim. Atakule'ye çıkmadım daha. Ama hep gitmek istediğim bir iki kafeyi çıkardım aradan. Daha önce gitmediğime pişman da olmadım.
Tanımadığım, bilmediğim sokaklarında dolaşıyorum daha fazla. Ya hiç bırakamazsam, yeniden çok seversem diye korkmadan... Seversem, sevgi geride kalmaz ki... Nereye gidersen git, gelir ardından. Ben tüm sevgilerimi böyle büyütmedim mi yıllarca...
Aslımdan saklandığım 4 yıldan sonra... Kökler seninle gelir, anladım. Hem "insanın kökü de olur, kanatları da..."
İlk kez kendim karar veriyorum iki şehir arasında... Şimdiye kadar bana sorulmadı bile, buna hiç hazırlanmamıştım. Yumuşak karnıma denk geldi belki ondan bu sancı... Bir bakıyorum da, benim dışımda beni de ilgilendiren bir karar alınmışsa şayet hayatım boyunca, bir bu belki. Şimdi daha iyi anlıyorum annemi de babamı da, tüm yükü omuzlarıma bırakmak değildi yaptıkları, hayatımı bana veriyorlardı... Bakıyorum da, çalışmadığım tek yerden soru gelince nasıl da zorlandım. Gerçi, egoları, yoksunluk sendromları yüzünden ukala diyecek bir sürü insan tanıyor olsam da şunu söylemeliyim... Zorlandığım bile 3 gün, geçti yine sonra.
Rahatsızlık verecek ölçüde bir özgüven sahibi olabilirim. Ama bunun zararı nerde bir türlü anlamıyorum. Yani, kendisiyle bir türlü barışamayan, yalanlarıyla kendi gözlerini boyayan insanları biraz huzursuz ediyor olması dışında...
Dün biri bir şey söyledi, "yalnız kalırsın..." Düşündüm üzerine, öncelikle aramızda ortak bir dille, farklı gezegenlerde dahi olsak yine de her daim omuz omuza, başımız azıcık düşecek olsa, ışık hızını bile şaşkınlığa uğratacak bir süratle birarada olabildiğimiz bir kaç kişiyiz biz. Haliyle bu tez çürüdü ama... Yine de düşündüm ve kendi bencilliğiyle, kıskançlığıyla, yenemediği için çirkefleşen ve dışlayan ruhuyla, kendi gibi yapamazsa ötekileştiren biri... Yanımda olsa ne, olmasa ne...
Yani geçelim oraları...
Hem bu yalnızlık korkusu niye?! Hey, yalnızız! Ölecek kadar hem de! Daima bu böyle. En kalabalık anda, en sevdiğiniz insan tutarken elinizden... Sadece daha da, yalnızsınız!
Bunca şarkı, bunca şiir, yakarış hepsi, hep bundan.
Biz, ki burdaki bizin içindeki herkes bilir kendini, barıştık bunlarla, ego dediğinle savaşmayacaksın, o bir uysal çocuk, yalnızca biraz sevgi arsızı... Yola geliyor yani. Hem yolda onunla yürümeyi öğrendiğinde, cennet gibi dünya. Kendini inkar edersen, yalnız kalırsın! BİZ, yalnız değiliz mesela... ( Tam bu cümlenin ardından bağırıyor bak içimden; nabeeeeeeeeeeeer, şapşaaaaaaaal?! diye, sus diyorum, çok ayıp, anlıyor, susuyor... )
İçimde biriktirdiklerim bunlar değildi, alakası yoktu hatta... Bunlar öylesine gelip düşenler ekrana... Anlatacaklarım aslında çok başka... Güzel hikayelerim var... Mutluyum.
Bir zaman sonra çok daha fazlası olacak! Heyecanlıyım.
Kahvemden son yudumu aldım... Odam mis gibi kahve kokusu...
Yağmur yavaşlıyor... Usul usul duyuyorum nasıl da pencereme dokunduğunu...
Toprak, her şeyi güzelleştiriyor sanki... Onca ziyan ardından yayılan yalnızca mis gibi bir koku...
Aşk...
"Aşk sevdiğim şehirler gibidir..."

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder