Çocukken uyumayı en sevdiğim yer bir göğüs kafesiydi;
tercihen babamın ki...
Güvende hissederdim, huzurlu gelirdi...
Çok fazla şey değişmedi.
Kalp atışlarından daha fazla sevdiğim hiçbir müzik türü yok!
Yıllarca bir vampire aşık, bir gün birine rastlayacağım hayaliyle yaşamış olsam bile,
nefes alıp verişlerini duymadığım hiç kimsenin yanında uyumak istemezdim.
Fazla yalnız hissettirirdi.
Ama bugün böyle saçmalıyor olmamın sebebi yalnızca bir film...
ve bazen filmlere de aşık oluyorum ben, vampirler dışında...
Bu defa ki; August Rush!
Müzikle ödüllendirilmiş bir çocuğun hikayesini anlatıyor.
Ne zaman izlesem tüm hücrelerim ayaklanıyor!
"Böylesi yalnız filmlerde olur" tüm mucizevi tesadüflere inanıyor, saygı duruşuna geçiyorum. Tamam belki biraz da abartıyorum, sırf bu büyüye kapılmaya bayıldığımdan.
Kendimi durdurmuyorum.
İki insanın doğru zamanda doğru yerde fakat bundan tamamen habersiz karşılaşıp bir hikaye çizgisini başlatmalarını mucizevi buluyorum ve bu bana iyi geliyor.
Yaşamayı sevdiriyor.
Esas kız ve esas oğlan arasındaki bu bağa, ironik yanına, büyüsüne...
Bayılıyorum!
Ama bu filmde başka bir şey var!
Hissetmenin nasıl da kutsal olduğunu hiçbir "hayali arkadaş"a ya da "toplumu idare etme"nin kolay yolları kitabına bağlamadan yalnız insan üzerinden anlatıyor.
Belki de en çok bu yüzden ne zaman izlesem içimde bir şeyler ayaklanıyor.
Nefes alıyorum!
Ay ışığına bir kez daha hayran oluyorum... Cümleler daha kıymetli geliyor...
Aşka inanıyorum...
Ama burada bahsi geçen "aşk";
o yavan, iki insan arasında tutsak, iktidarla ilgili bir sahip olma tutkusu değil,
değer verme ile ilgili bir ait olma duygusu...
o yavan, iki insan arasında tutsak, iktidarla ilgili bir sahip olma tutkusu değil,
değer verme ile ilgili bir ait olma duygusu...
Ben böyle bir aşka ve dahası onun gerçekten var olduğuna inanıyorum.
Üstelik bu yüzyılda!
Ucubeymişim gibi davranmaya devam edebilirsiniz.
Ben inandıklarımla yaşıyorum...
Yazıyorum...



Hiç yorum yok:
Yorum Gönder