Rüzgara kapılmış gibi...
***
Saçlarım sonunda duştan sonra tam da dilediğim gibi buluyorlar kendi şekillerini...
Örnek almalıyım onları.
Oysa ben de yüreğim de...
Rüzgara kapılmış gibi...
***
Gün doğmamıştı henüz.
Şehrin ışıkları ve boğaz ve gökyüzü ve insanlar...
İnsanlar dolusu yalnızlıklar...
Görkemli.
Aydınlanırken gün, bir binanın yüksek bir katından, en sevdiğim gibi, hep sevdiğim gibi, izliyorum 7 tepeli bir şehri...
Öz şehrim...
Uzağım...
Ne güzelsin!
Eşyalarım darmadağın...
Çıkıp yürümeli...
"Eteklerimde bir yığın yaprak..."
Çıkıp yürümeli...
"Bakıp semaya, ağlayarak..."
Yürümeli, yalnız.
***
Müzik karışıyor kalabalığa...
Ben yarın gece eve dönüyor olmanın huzurundayım...
Bu şehri, dokunmadan seviyorum.
En sevdiğim filmler gibi...
John Keats'ın şiirleri gibi...
Bir yıldız kayıyor... Parlak.
Oturuyorum baharlar içinde. En kara kış mevsimde.
Verilmiş kararlarım, yüzümde tebessüm... Annemi hatırlarım... Yılbaşlarını... Her yıl kendiyle nasıl da barışırdı...
Yeni kararları... Annemin kızıyım...
Boynuz kulağı geçse bari...
Yeni yıl dileklerimi hazırlıyorum yine, huylu geçmiyor bir türlü huyundan.
Mumlarım içinde dilek biriktiriyorum...
Koşmaktan, terlemekten, fark etmemişim.
Yıl bitiyor...
Hem de nasıl!
İyiyim.
- İRONİK HATUN
- Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...
12/14/2011
12/13/2011
Dışarıyı izlediğimi sanıyorsun sen... Ya da yalnızca pencereyi... Buğusunu...
Yanılırkenki sana bakıyorum uzaklardan...
"Seni böyle uzak...
Seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi...
Kafamın içinde duymak..."
Kelimeler cümlelere karışıyor, dans ediyorlar beynimde...
Gözlerini kapatıyorsun, uykuya yakışıyorsun...
Gölgeler oynuyorlar bizimle...
Biz... Olmayan bir şey... Hiç gibi...
"Şansımız dönmüş..."demiştim...
O anki sessizliğin, nasıl da gürültülüydü....
Geçmiş zamana dair en güzel tanımlar geliyor aklıma...
Hiçbirini seçesim de yok, tüm bunlar için içlenesim de...
Oturuyorum her şeyden uzak bir hayal şehirde...
Herkesinhayalişehri'nde...
Kahve kokuyor her yer, kış şarkıları çalıyor...
Pencereden güneşli gün sokağa, oynamaya çağırıyor...
Güneşi sevmiyorum.
Sonra gündem değişiyor...
Yanılırkenki sana bakıyorum uzaklardan...
"Seni böyle uzak...
Seni dumanlı, eğri bir aynadan seyreder gibi...
Kafamın içinde duymak..."
Kelimeler cümlelere karışıyor, dans ediyorlar beynimde...
Gözlerini kapatıyorsun, uykuya yakışıyorsun...
Gölgeler oynuyorlar bizimle...
Biz... Olmayan bir şey... Hiç gibi...
"Şansımız dönmüş..."demiştim...
O anki sessizliğin, nasıl da gürültülüydü....
Geçmiş zamana dair en güzel tanımlar geliyor aklıma...
Hiçbirini seçesim de yok, tüm bunlar için içlenesim de...
Oturuyorum her şeyden uzak bir hayal şehirde...
Herkesinhayalişehri'nde...
Kahve kokuyor her yer, kış şarkıları çalıyor...
Pencereden güneşli gün sokağa, oynamaya çağırıyor...
Güneşi sevmiyorum.
Sonra gündem değişiyor...
12/08/2011
Dönüm...
Bazen ben fark etmeden de akıyor zaman...
Anlamıyorum bile...
Aynada sanki aniden belirmiş gibi gözaltı halkalarım...
Yorgunluktan diyorum.
Sonra kenarlardaki ince hatlar çekiyor dikkatimi... Daha az gülmeliyim diye düşünüyorum.
Zaman cidden fark ettirmeden geçiyor bazen.
Her sabah evden çıkıyorum, her yere koşarak yetişiyorum.
Sevdiğim ama vakit ayıramadığım insanlarla karşılaşıyor, acele selamlaşmalarla hasret gideriyorum.
Sohbetini özlediğim arkadaşlarımı oyalıyorum merdiven boşluklarında, bir kelime, bir kelime daha!
Otobüste uyuklayarak dönüyorum eve.
Aklımda binlerce şey, yarına dair ve öbür güne ve diğerine...
Unuttuğum doğum günlerini artık saymıyorum.
Gerçi bunun nedeni bir protesto... Geçen seneki doğum günüm ardından bu konuda lanetli olduğuma karar verdim, artık kutlamıyorum. Bu kara büyü bozulana kadar da kutlamayı düşünmüyorum.
Sosyal paylaşım ağlarının hatırlattığı doğum günlerini de kutlamaya üşeniyorum.
Yaş aldıkça, insanlar doğmaktan çok ölüyorlar... Ölüm yıl dönümlerinde ise hiç iyi değilim...
Bu akşam eve geldim...
Yine koşuşturmalardan fiziksel acı hissederek...
Bir kaç kısa anın hatırlattığı eski anılardan hafif bir kalp ağrısıyla...
Klasik bir gün sonu işte...
Kapıdan girdim, mutfağa geçtim, kahve yapmak için...
Bir baktım börekler, çörekler...
Seslendim teyzeme, hayırdır keyif yapmışız sanki toplanıp, nasıldı günün diye...
Bugün anneannenin ölüm yıldönümü ya, dua okuduk onun için dediği an...
Durdum. O an her şey durdu. Bardağa koyduğum sıcak su bile akmayı bıraktı bir an.
Rutinin içinde kayboluyorum dedim kendime!
Sonra...
Sonra her şey yine sıradan...
Öyle cidden ya dedim, bi' an gözleri geldi aklıma...
Beni nasıl da severdi... Sevilmekten bunca kaçıyorsam biraz da o nedeni... Boğulurdum sanki...
Çocukluktan kalma işte hep yaralarım...
Ama özledim sesini...
Gözlerim doldu sonra, ses etmedim...
Alıp kahvemi odama çıktım.
Maillerimi kontrol ettim...
Yapılacak işler, aranacak insanlar, planlanacak bir geleceğim var.
İçinde tamamen yalnız olduğum...
Bir an bütün bunların içinde boğulur gibi oldum.
Sonra bıraktım her şeyi bir kenara ve kendimi dinlemeye koyuldum.
Oturdum yazmaya başladım...
Doldum da döküldüm ya da...
Ne denirse artık...
Anlamsız, alt metni bol, yalnız kendi bildiğim bir dilde cümleler sıraladım.
Anlamıyorum bile...
Aynada sanki aniden belirmiş gibi gözaltı halkalarım...
Yorgunluktan diyorum.
Sonra kenarlardaki ince hatlar çekiyor dikkatimi... Daha az gülmeliyim diye düşünüyorum.
Zaman cidden fark ettirmeden geçiyor bazen.
Her sabah evden çıkıyorum, her yere koşarak yetişiyorum.
Sevdiğim ama vakit ayıramadığım insanlarla karşılaşıyor, acele selamlaşmalarla hasret gideriyorum.
Sohbetini özlediğim arkadaşlarımı oyalıyorum merdiven boşluklarında, bir kelime, bir kelime daha!
Otobüste uyuklayarak dönüyorum eve.
Aklımda binlerce şey, yarına dair ve öbür güne ve diğerine...
Unuttuğum doğum günlerini artık saymıyorum.
Gerçi bunun nedeni bir protesto... Geçen seneki doğum günüm ardından bu konuda lanetli olduğuma karar verdim, artık kutlamıyorum. Bu kara büyü bozulana kadar da kutlamayı düşünmüyorum.
Sosyal paylaşım ağlarının hatırlattığı doğum günlerini de kutlamaya üşeniyorum.
Yaş aldıkça, insanlar doğmaktan çok ölüyorlar... Ölüm yıl dönümlerinde ise hiç iyi değilim...
Bu akşam eve geldim...
Yine koşuşturmalardan fiziksel acı hissederek...
Bir kaç kısa anın hatırlattığı eski anılardan hafif bir kalp ağrısıyla...
Klasik bir gün sonu işte...
Kapıdan girdim, mutfağa geçtim, kahve yapmak için...
Bir baktım börekler, çörekler...
Seslendim teyzeme, hayırdır keyif yapmışız sanki toplanıp, nasıldı günün diye...
Bugün anneannenin ölüm yıldönümü ya, dua okuduk onun için dediği an...
Durdum. O an her şey durdu. Bardağa koyduğum sıcak su bile akmayı bıraktı bir an.
Rutinin içinde kayboluyorum dedim kendime!
Sonra...
Sonra her şey yine sıradan...
Öyle cidden ya dedim, bi' an gözleri geldi aklıma...
Beni nasıl da severdi... Sevilmekten bunca kaçıyorsam biraz da o nedeni... Boğulurdum sanki...
Çocukluktan kalma işte hep yaralarım...
Ama özledim sesini...
Gözlerim doldu sonra, ses etmedim...
Alıp kahvemi odama çıktım.
Maillerimi kontrol ettim...
Yapılacak işler, aranacak insanlar, planlanacak bir geleceğim var.
İçinde tamamen yalnız olduğum...
Bir an bütün bunların içinde boğulur gibi oldum.
Sonra bıraktım her şeyi bir kenara ve kendimi dinlemeye koyuldum.
Oturdum yazmaya başladım...
Doldum da döküldüm ya da...
Ne denirse artık...
Anlamsız, alt metni bol, yalnız kendi bildiğim bir dilde cümleler sıraladım.
12/07/2011
Hiç.
Mevsimler geçiyor...
Mevsimlerden geçiyorum.
Hiçim...
Gözledim dalıyor...
Gözlerim doluyor...
Kalıyorum.
Öylece...
Eski şarkılar, yeni şarkılar... Sadece şarkılar...
Bildiğim şarkıları söylüyor bilmediğim insanlar...
Hala hiç...
Uzaklara gittim.
Sisli bir akşamüzeriydi...
Yalnızdım.
Yapayalnız...
Bir meydanda...
Etrafımda insanlar, bilmediğim dilleri konuşuyorlar...
Hayatımda hiç... ama hiç... o anda olduğu kadar "ev"de hissetmedim!
Ne kahvem vardı, ne rüzgar, ne yağmurum...
Yalnız sis...
Yalnız ben...
Evdeyim.
Evdeydim...
***
Yazmadım.
Yazamadım... Çoktandır.
Ne zaman denedimse alıp elime kalemi, sen geldin aklıma, o geldi sonra ve diğerleri bir hızla...
Kafesinde tutsak olduğum göğüs... Yılların masalı kalp atışları... Bir varmış... Bir de baktım yok...
Binlerce mazeretin ardından, sendin, oydu ve diğer herkes içime akan gözyaşlarının sebebi...
***
Verilmesi gereken kararlar kapımda...
Yüreğim çocuk oysa hala... Korkuyorum.
Şaşırtıyorum herkesi...
Asıl beni gördüklerinden beri.
Evet, beceremediğimde olur her şeyi, bende korkarım...
Ama hallederim de.
Yine de yardım edebilirsiniz, sorun yok.
Direnirim, direnmem demiyorum ama yardım edebilirsiniz...
Sanırım...
Yapabiliyorsanız...
***
Bir yıl daha bitiyor...
İlk haberini vereyim...
Bu blog ömrünü tamamlıyor.
Defterlerim gibi... Her yıl biriken sıra sıra...
Son kayıtları bu alanın da...
Yenisi gelir mi gelmez mi bilmem.
Anlatacak hikayelerim var elbet, becerebilirsem dışıma çıkmayı...
Görebilirsem ne var ne yok...
Bir liman bulup da demirleyebilirsem...
Anlatacak bir hikayem var, sonunu bilmediğim...
Bir süre daha da bilmek istemediğim...
***
Mevsimler geçtim...
Aradım hep...
Şimdi kış...
Mevsimlerden geçiyorum.
Hiçim...
Gözledim dalıyor...
Gözlerim doluyor...
Kalıyorum.
Öylece...
Eski şarkılar, yeni şarkılar... Sadece şarkılar...
Bildiğim şarkıları söylüyor bilmediğim insanlar...
Hala hiç...
Uzaklara gittim.
Sisli bir akşamüzeriydi...
Yalnızdım.
Yapayalnız...
Bir meydanda...
Etrafımda insanlar, bilmediğim dilleri konuşuyorlar...
Hayatımda hiç... ama hiç... o anda olduğu kadar "ev"de hissetmedim!
Ne kahvem vardı, ne rüzgar, ne yağmurum...
Yalnız sis...
Yalnız ben...
Evdeyim.
Evdeydim...
***
Yazmadım.
Yazamadım... Çoktandır.
Ne zaman denedimse alıp elime kalemi, sen geldin aklıma, o geldi sonra ve diğerleri bir hızla...
Kafesinde tutsak olduğum göğüs... Yılların masalı kalp atışları... Bir varmış... Bir de baktım yok...
Binlerce mazeretin ardından, sendin, oydu ve diğer herkes içime akan gözyaşlarının sebebi...
***
Verilmesi gereken kararlar kapımda...
Yüreğim çocuk oysa hala... Korkuyorum.
Şaşırtıyorum herkesi...
Asıl beni gördüklerinden beri.
Evet, beceremediğimde olur her şeyi, bende korkarım...
Ama hallederim de.
Yine de yardım edebilirsiniz, sorun yok.
Direnirim, direnmem demiyorum ama yardım edebilirsiniz...
Sanırım...
Yapabiliyorsanız...
***
Bir yıl daha bitiyor...
İlk haberini vereyim...
Bu blog ömrünü tamamlıyor.
Defterlerim gibi... Her yıl biriken sıra sıra...
Son kayıtları bu alanın da...
Yenisi gelir mi gelmez mi bilmem.
Anlatacak hikayelerim var elbet, becerebilirsem dışıma çıkmayı...
Görebilirsem ne var ne yok...
Bir liman bulup da demirleyebilirsem...
Anlatacak bir hikayem var, sonunu bilmediğim...
Bir süre daha da bilmek istemediğim...
***
Mevsimler geçtim...
Aradım hep...
Şimdi kış...
11/10/2011
1881 - 193∞
Koyu karanlık...
Sevmediğim yağmurlar...
Son, bahar...
Siren seslerini duymuyorlar!
Tanımadığın halde bir ölünün yasını tutmak halini saçma buluyorlar...
Karalıyorlar, kötülüyorlar...
Kapitalizm! İnandırıyorlar...
***
İlkokulda öğrenmedim adını, hayır...
Evimizin salonundaydı hep resmin, hep bizimleydin!
Seni anlamak, hissetmek mühimdi...
İddia edildiği üzere sembolleştirildiğinden, putlaştırıldığından değil!
Sen inanmak istenen her şeydin, vardın, gerçektin...
Sen, hak etmediği halde bu millet ki öngörü gücünle sen de biliyordun bunu... En büyük hediyeydin...
Bak yazıyorum...
Kendi fikirlerimi... Kimseyi de karıştırmıyorum.
Sindirmeye çalışanlar var hala elbet...
"Kadınsan susacaksın", "küçüksün bilmezsin", "hak ne ki, kes sesini"ciler... Daima da olacaklar.
Sen varsın diye susmayacağım.
Seni söküp atmaya çalışmaları bundan.
Anlamıyorlar...
Anlamıyorlar...
Ben hep çocukluğuna üzülürüm mesela...
Kalbin ne çok incinmiştir ideallerin uğruna sevdiğin kadınla kavuşamadığında...
Annen öldüğünde...
Hiç sezdirmemişsin...
Nereye aktı gözyaşların...
Cümlelerin öyle ışıklı ki... O ışık altında ne çok terlemişsin kim bilir...
Bugün, düşünüyorum.
Özgürce!
El uzatanlar var, umursamıyorsam, yine seni bildim diye...
Kötü örneksin bak, başımı yakacaksın...
Konuşuyorum da zira...
Başımı yakacaksın...
Yak!
Ne dedi Nazım;
"Ben yanmasam...
Sen yanmasan... "
Kıymet bilmezler yüreğimi sızlatıyor...
Yine gözlerim dolup dolup boşalıyor...
Adınla prim yapanlar...
Uğruna kalemini satıp, "daha"nın derdine düşenler geliyor aklıma bir bir...
Biriyle aynı okulu okudum, biliyor musun?
Çocukluk hayalimdi...
Onun da aynı sıralarda oturduğunu bilmek, garipti...
"Mustafa" dedi sana...
Bana kalırsa beceremedi, anlatmayı...
Dahası... Anlamayı...
Ki zaten... Neyse.
***
Nutuk, başucumda hep... İlk çekmecemde!
Cümlelerin yanımda olsun hep diye...
Siren seslerini duymuyorum...
Gerek de yok.
Bunların hiçbirine gerek yok!
O kadar her yerdesin ve bu herkesi o kadar çıldırtıyor ki hala...
Gerek yok dahasına!
Minnettarım, her hecene...
Huzur içinde yat demeye dilim varmıyor...
Sevmediğim yağmurlar...
Son, bahar...
Siren seslerini duymuyorlar!
Tanımadığın halde bir ölünün yasını tutmak halini saçma buluyorlar...
Karalıyorlar, kötülüyorlar...
Kapitalizm! İnandırıyorlar...
***
İlkokulda öğrenmedim adını, hayır...
Evimizin salonundaydı hep resmin, hep bizimleydin!
Seni anlamak, hissetmek mühimdi...
İddia edildiği üzere sembolleştirildiğinden, putlaştırıldığından değil!
Sen inanmak istenen her şeydin, vardın, gerçektin...
Sen, hak etmediği halde bu millet ki öngörü gücünle sen de biliyordun bunu... En büyük hediyeydin...
Bak yazıyorum...
Kendi fikirlerimi... Kimseyi de karıştırmıyorum.
Sindirmeye çalışanlar var hala elbet...
"Kadınsan susacaksın", "küçüksün bilmezsin", "hak ne ki, kes sesini"ciler... Daima da olacaklar.
Sen varsın diye susmayacağım.
Seni söküp atmaya çalışmaları bundan.
Anlamıyorlar...
Anlamıyorlar...
Ben hep çocukluğuna üzülürüm mesela...
Kalbin ne çok incinmiştir ideallerin uğruna sevdiğin kadınla kavuşamadığında...
Annen öldüğünde...
Hiç sezdirmemişsin...
Nereye aktı gözyaşların...
Cümlelerin öyle ışıklı ki... O ışık altında ne çok terlemişsin kim bilir...
Bugün, düşünüyorum.
Özgürce!
El uzatanlar var, umursamıyorsam, yine seni bildim diye...
Kötü örneksin bak, başımı yakacaksın...
Konuşuyorum da zira...
Başımı yakacaksın...
Yak!
Ne dedi Nazım;
"Ben yanmasam...
Sen yanmasan... "
Kıymet bilmezler yüreğimi sızlatıyor...
Yine gözlerim dolup dolup boşalıyor...
Adınla prim yapanlar...
Uğruna kalemini satıp, "daha"nın derdine düşenler geliyor aklıma bir bir...
Biriyle aynı okulu okudum, biliyor musun?
Çocukluk hayalimdi...
Onun da aynı sıralarda oturduğunu bilmek, garipti...
"Mustafa" dedi sana...
Bana kalırsa beceremedi, anlatmayı...
Dahası... Anlamayı...
Ki zaten... Neyse.
***
Nutuk, başucumda hep... İlk çekmecemde!
Cümlelerin yanımda olsun hep diye...
Siren seslerini duymuyorum...
Gerek de yok.
Bunların hiçbirine gerek yok!
O kadar her yerdesin ve bu herkesi o kadar çıldırtıyor ki hala...
Gerek yok dahasına!
Minnettarım, her hecene...
Huzur içinde yat demeye dilim varmıyor...
11/05/2011
** BİR ŞEYLER **
Daima tam ayarında kaynatırım suyu, kahve için, 100 dereceyi bulmadan, bir de soğutmaya gerek kalmadan...
2'si bir arada karışımlara taş çıkarır kahve ve süt tozu oranım, göz kararıdır...
Elimin de gözümünde ayarı yerindedir demem o ki...
Gel gör dilim, kemiksizdir, ironi ya, kemiksiz de olsa ağır gelir...
Aklımdan geçeni söylerim olduğu gibi, lakin her zaman değil.
Sabaha karşı bile dalsam uykuya, tam 7ye 5 kala uyanırım her sabah...
Bir fasıl "bu saatte işin mi yok, uyusana!" dinlerim eşten dosttan...
Günüm güzel başlar...
Sonra aklıma düşer bir bir... Sürüler dolusu şeytan... Dans ederler...
Şeytan dedimse, hinlik değil... Yanlış olmasın.
Benim bir zararım kendime... Dokunmam başka kimseye...
Dürüstlük lazım, çok iyi biri olduğumdan değil...
Dokunmaya değer görmem diye...
(Egom selam söylüyor tam burada)
Hikayeler doldururum bir sürü... Benim... Senin... Onun...
Üstüne üstüne yürürüm hep yaralarımın, yanlış yolları seçtiğim de olur.
Tam kıyısından geri dönerim, üşenmem.
Kimseyi suçlamam hiç...
En masum halimde bile, kendimde ararım suçu...
Seçimler kişiseldir diye...
İnanmasaydın, güvenmeseydin, dinlemeseydin... derim. Sevmeseydin...
Sensin sorumlusu, yükleme başkasına, kaçma, korkma!
Ne olursa olsun, sen varsan var dünya, unutma!
Yalanlar da söylerim kendime, kanmasam da, idare ettiğim olur bazen...
Herkese bunca sabırlı ve anlayışlıyken kendimi dışlayacak değilim...
Çok çalışırım... Çocukluk hayallerime tutkulu bir sadakatle bağlıyım...
Yemek de yapabiliyorum. Ama bunu insanlara pek söylemiyorum.
Hırçınımdır... Dikbaşlıyımdır...
Yanıp yanmadığımı elimi ateşe sokarak öğrenmekten yanayımdır...
Sıcakmış, tamam deyip geri durmayı da bilirim...
Anneme benzerim. Çaktırmam pek...
Kırılgan, uysal, sevgi düşkünü, merhametliyimdir...
Kendime saklar... bu yüzden beni demir sanan insanlar tarafından yara alırım hep, akıllanmam.
Duygular, zayıfların işi zannederim. Öğreniyorum hala...
Her kız çocuğu kadar değil... Sanmam...
Daha fazla düşkünüm babama... Onu da çaktırmam güya...
Ama her lafımın-sözümün ardında o, böyle yapar, böyle der, böyle bakar...
Anlatır dururum...
Kıskancımdır... Onu da çaktırmam...
Hele yukarda bahsettiğim iki kişiyi... Hiç paylaşamam.
Ama ses çıkarmam. Herkesin kendi hayatı ya... Dokunmam.
Öfkeden delirdiğim olmuştur, yine de durdurur kendimi, ses etmem işte...
Anlaşılmayı beklerim...
Çünkü inanıyorum ki, hiçbir ekstra çaba gerekmemeli mükemmel ilişki için...
Kendimi anlatmak için de anlamak için de yorulmamalıyım.
Her şey kendiliğinden olmalı.
Olmaz tabi...
Güvenmem kimseye...
Gidecek diye izin vermem hiç gelmelere...
Misafir de sevmem.
Yerleşmek istediğim ülke olarak, yatağımdan yanayım...
Yanıma almak istediğim 3 şey;
* İnternet bağlantılı bilgisayarım,
* Defterim, (kalem yanında, ayrılmaz onlar, günah!)
* Ve tabi ki telefonum!
21. yy'dan yine de nefret ediyorum...
Benim altınçağım, 18. yy. Evet, İngiltere tabi ki!
Jane Austen'e taparım...
Bu narsizmden başka bir şey değildir...
Bilirim kendimi...
Bir de çok severim... Ama çok!
Söylemem...
Ne zaman söylesem, başıma bela...
Fizikten hiç anlamam.
Islık çalamam.
Aşka her şeyden çok inanırım ama kimseyi inandıramam.
İnanmıyormuş gibi yapar, üzülürüm hep.
Korkarım...
Bazen ben de korkarım...
Mesela, yüksekten... Ne zaman uçağa binsem, yalnız... En arkada otururum tek başına!
Şans!
Ödüm kopar her kalkışta, ölürüm sanki...
Şarkılar söylerim kendime, geçer...
Doğru şarkılarla her şey geçer...
Bağlanmaktan da korkarım... Bağlanmamaktan da...
Bu konuda kafam çok karışık...
Çok düşünüp, her şeyi sorgulayan bir yarım aklım, boşanmış bir çift ebeveynim, doğdugu andan beri kendi bildiğini okumuş içinde red kit özü olduğuna inandığım bir ruhum var... Ama atım ya da köpeğim yok!
Sanırım sorun bundan kaynaklanıyor... Bulmuş olabilirim...
Evet, yine geldiler bana...
Böyle yokluyorlar arada...
Yazamıyorum eskisi gibi...
Aklım da bekleme odası gibi...
Bekliyorum.
Bekliyorum.
Bekliyorum.
Ama sandığım gibi bir aydır değil...
273 aydır bekliyorum...
Başlamak için...
Gerry de çıkıp karşıma, "Love..." demiyor, "bak bu, hayatımız, başladı bile, bekleme!"
Kimseyi içeri almıyor, biri gelsin ve beni hep biliyormuş gibi anlasın istiyorum...
Geniş omuzları da olursa benden mutlusu olmaz!
Evet, böyle.
10/31/2011
** "OL" DEDİK, OLDU! ""
Canımız sıkkın... Hem de nasıl...
Gidenimiz usulünce gitmediğinden, beklediğimiz hiç gelmediğinden...
Keyfimiz yok.
Ben üzerinde durmuyorum hala, hala sıradan. Olur diyorum, her şey olur. Herkes gider.
Yolunda gidiyorsa her şey, kıllananlardanım ben, 'vardır birşey altında nasılsa'cılardanım.
Alışkanlık...
"Evren" ile karmakarışık ilişkiler içindeyim.
***
Ayrı mı yazılmış, birleşik mi, bakmadım bile.
Öyle uzun zamandır bekliyor ve defalarca söyleyip anlatamadığımdan kendi anlasın da bari sonra elimden geleni yaptım diye huzurla devam etsin yoluna diye sabırla, ama gerçek bir sabırla, bekledim durdum...
O üzerine alınsa da, hayatımı yaşıyor olmam bu sürede, o kadar da fedakar olmadığımdan...
Şükürler olsun...
Sonunda duyduk jeton sesini.
Huzurluyuz!
Fazla iyi biriyim bazen. Bu çok kötü!
Hafifledim... Rahatladım...
Belki de böyle hissetmemeliyim.
Ama hissettirmemeliydi.
"It's not me, it's you!"
***
Benimse aklımsa başka şeyler...
Aitlik eklerini sevmem hiç adımın önündeki sıfatlarda.
Hiç sevmem.
Gel gör ki...
Ah!
"Güzelim" diyor...
İçimde bir ergen, "ben güzel miyiiiiiiiiiiiiim, ay! cidden mi..." diye eriyor...
Umarım erir biter gider ve ondan kurtuluruz!
Bu haller, bu bünyeye zararlı!
Aptal bir gülümseme suratımda...
Aslı yok, biliyorum.
Bilgi ceza, bilgi suç, taşımak ağır aga!
Bu böyle yani.
Pozitif düşünsem, sonunda yine "evren" ile samimi olacağım...
Kafa göz ona dalacağım...
Olmayacak.
Neyse!
***
Velev ki...
Canımız sıkkındı işte...
Çıkıp bağırasımız vardı bir yerlerden yukarıya...
Sesimizi duysun istedik.
Ve daha önce hiç gitmemiştik...
Giydim.
Paris'te yürüyüşe çıkar gibi çıktım Ankara Kalesi'ne!
Mutluyum!
Çok eğlendik...
Yol boyu birbirimizle dalga geçerken...
Ben arnavut kaldırımlarında topuk seslerimle... Düşmemenin haklı gururunu yaşarken...
Sürekli oradan buradan saçmalarken...
Kitabımız için heyecanlanırken...
Kapak tasarımını tartışıp, sonra hangi programa katılsak acaba diye Okan'ı, Kürşat Başar'ı yarıştırırken...
Hayallerimizle mutluyduk, tam olarak "şimdi"de!
Öncesi sonrası, olur geçer.
"Gerçek olan tek an"da rahatlamış ve mutluyduk...
30 Ekim bir kırılma günüydü...
Kaleye hayallerimizi kurtarmaya çıktık biz...
Zindanlara hapsedilip kırılıp incitilen.
Gittik, aldık, geldik!
Yolda yüzümü Mona Lisa'ya benzetti bir fotoğrafçı!
Mona Lisa el öpmeye gelsin! Demedim. :P
Hayır hayır, çok eğlendim...
National Geographic fotoğrafçısı, beni fotoğrafladı!
Sohbet ettik... Hiç ukalalık yapmadım eğlenmek için.
Çok usluydum.
Kendim gibi...
Siyah ve kırmızının uyumuna bayılmış!
İmzamı sevmiş yani...
İçten içe sevindim.
Onaylanmak güzel şey, benim için bile!
***
En güzellerinden...
Anılar biriktirdik kendimize... Sermayemiz...
Anlatacak öyküleri olan insanlarız... Biz yaşamayalım da kim yaşasın.
Can'ımız da yanacak, kalbimiz de kırılacak...
Hayallerimiz incinecek bazen...
Ama...
Tek bir kelime, ama, yalanlayacak ardını hemen, önümüze baktıracak...
Ama keyifli günlerimiz, kahramanlarımız, var!
***
Ankara ile vedalaşma günü olur dedim ben ama...
Daha var.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)