Fotoğrafım
Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...

2/15/2011

** İNCİR REÇELİ **

" Araba camlarındaki yağmur damlaları gibiler... Önce aşağı doğru süzülüyorlar, tek başlarına. Sonra bir başka yağmur damlasına karışıp güçleniyor, hızlanıyorlar. Ama insanlar çok savurgan... Bir gün şoförün camı açabileceğini kimse aklına getirmiyor..." dedi Duygu.


Ben sustum.


Çok uzun zamandır, hiçbir filmin ardından bu kadar susmamıştım... Söyleyeceklerim bitmemişti hiç... 


Bugün sustum... 


İçimdeki çatışmalarda bulduğum sükunet sonunda çıktı saklandığı yerden, bir nedeni varsa, ben henüz bilmiyorum...


" Sana dokunmak, tüm insanları affetmek gibi..." dedi...


Affetmek... diyebildim yalnız.



Metin'in duvarına yaslanmış bir afiş... Bright Star... Yüreğimde benim bile bilmediğim yerlere dokunmayı başarmış o film; John Keats'in hayatının bir parçası... Anlatıyordu aslında tüm olanı biteni...







" dokunmak " diyordu, John Keats ' i canlandıran karakter, hatırlamak için yeterli olduğunu anlatıyor, aşkı en naif ve bir o kadar tutkulu haliyle tarif ediyordu... 






"Ölümden bahsetmiyorum ki ben, ölümsüzlükten bahsediyorum..." derken bunu anlatıyordu Duygu... 


" Sana dokunmak bütün kelimeleri yakmak gibi..."


"Birine gerçekten dokunmak..." dedim o an... Mümkün mü? Herkes, ben dahil, kalın duvarlar ardına gizlenmişken... Var mı böyle bir dünya... Ya da bu, öyle bir dünya mı? 


Saklandığım yere elini uzatıp çıkarır mı beni de biri; saklanmak için yer ararken, tesadüfen...


Bulunmalı mıyım?... 


Duygu, anlatırken derdimi, söylemek istediklerimi... 


Ben sustum.  


" Asıl ucuz olan ne biliyor musun? Beş kuruş vermeden savurduğunuz yargılarınız! "


Camda bir su damlası olmak... Ben Buğu... 



Bir aşk filmi değil İncir Reçeli... Çok daha fazlası... Öyle cümleleri var ki; savuruyor bir fırtınaya kaptırmışçasına yüreğinizi... Unuttuğumuz ne çok şey var... 


Hatırlamak... Artık kimse kimseye dokunmadığından; uzak...


Ve burada bahsettiğim "dokunmak" kelimelerle tanımlayabileceğim bir şey değil...
Bir ağaç kavuğuna elinizi yaslayıp yıllardır gördüğü ne varsa görebilmek gibi... 
Derin... Sonsuz... Özel... Önemli...
Artık olmayan her şey gibi...





2/14/2011

** AŞK’A DAİR : 21. YÜZYILDA 14 ŞUBAT **



“ Aşk yüzyılı bitti! ” nidalarının arasında aşka hasret yüreklerin biraz buruk beklediği, kendilerine bahaneler uydurup önemsemez gözükme çabasıyla yorulmuş ruhlarını nereye saklasalar bilemedikleri o gün geldi. Kırık kalpler ordusu çalışmakta; maskelerini hazırlayıp yüzlerine geçirdiler…

Yıllar oluyor, nefesimi bıçak gibi kesmişti bir soru okuduğum an; o günden beri yalnız haklılığı önünde eğilmeyi sürdürebildim, cevabını bulmuş ya da rastlamış değilim… Şöyle diyordu yazar; “ Herkes bu kadar yalnız ve yaralıyken neden hepimiz bu kadar yalnız ve yaralıyız? ”. Bilmiyorum… Bu sene de herkes çiftini bulmuş mutlu mutlu dolaşmaktayken, keyfe keder halimi sorgulamakta ama bilmiyor olmaya devam etmekte olacağım.

Herkes çift yaratılmamış ki… Bazıları – ki yenidünya da epey çoğunlukta bu kısım- tek, eşiz yaratılmış… Bununla lanetlenmiş…

Belki de şartlanmış bir yalnızlık hali bu üzerimize sinen; öğretilmiş yalnızlık, ezbere yaşamaya inat giyindiğimiz bir kostüm. “Sevgililer Günü’nde yalnız olunmamalıdır” önermesine karşı kalkanımız; yalnızız.

Aşka dair ne okusam buna çıkıyor sonu, ne gözlemlesem; herkes yalnız. Algıda seçicilik belki… Yine de bireysel dünyalar sırça köşktü eskiden, paylaşarak çoğalırdı insanlar, insanlıklar… Şimdi Çin Seddi ardında tek başlarınalar. Değişmekte dünya, insanlar değişmekte ve bir hızla… Kanım donuyor her baktığımda biriken yalnızlıklarımıza…

Eskiden kutlardı insanlar sevgiyi, hediye dükkanlarına para dökmek değildi Sevgililer Günü… Mutlu bir gündü… Şimdi alınan çiçeklere bile üzülürüm ben bir hiç uğruna solup gittiklerinden… Emeksiz, kolaycı sevgi ifadeleri işime gelmiyor benim hiç… Mektupları özledim, sevdiğin insanın elini koklayabildiğin, dağılmış mürekkep izlerinden duygu haritasını çıkarabildiğin… Maillere kurban verdik tebrik kartlarını bile, mektuplar daha da uzak… Mekanikleşiyoruz bir hızla, duygu yoksunu bir nesiliz biz…

Aziz Valentine uğruna hayatından olduğu “aşk”ın halini görse ne hissederdi, bilmiyorum. Efsane her ne kadar birden fazla şey anlatıyor olsa da hikâyeler değişse de sonu aynı, aşk için ölen biri ardından kendini aşka adamakta insanlar… Belki onlarda hissetmekteydi bu duygu fakirliğini ve böyle çıktı bu gün.  Romalı askerlerin evlenmelerinin yasak olduğu dönemde, onları evlendirme cesaretini gösteren kişi de olsa Valentine, öldürüleceği günden bir gün önce aşk mektubunu bu adla imzalayarak aşkın adı olmuş olan kişi de olsa… Ya da aynı olsa her ikisi de fark etmiyor sonuç… Yüzyıllar sonra hala aşka açız…

Ben mi çok ümitsizim acaba? Annem bile hala inanıyor aşka, ben çoktan bırakmışken masallarımı… Sanırım 21. Yüzyıl centilmenlerinin (!) temelini attığı bir durum bu. Bay Darcy’yle öğrenip doğrusunu, gerçeğe aniden dalıp hayal kırıklıkları biriktirmeye başladığımda anladım ki yetmiyor artık Elizabeth Bennet olmak… Bize anlatılan masallardan çok farklı yaşadığımız; bu dünyada büyü bozulduğunda araba değil bizzat prens dönüşüyor kabağa. Çoğu zaman büyünün bozulması için gereken zamanı beklemeden üstelik… Sabretmeyi mektupları kaybettiğimizde unutmuştuk…  Eğlenceli geliyor bu durum aslında; trajikomik ya da…

Sonuçta elde kalanlar tatmin etmiyor insanı. Huzurlu bir 14 Şubat geçiremiyorsunuz. İlla takılıyor kafaya bir şeyler ve hatta öylece asılı kalıyorlar.

Büyülü olmalıydı aşklar, artık yoklar. Bu yüzden en kalabalık halimizde bile yalnızız. Sevgilimizin elini tutarken bile yalnızız… Tek başına uzaklara dalmış düşünür halimizden çok daha fazla bir yalnızlıkla hem de!


Sevdanın hevesi kursağımızda, eskilere yetişmiş olanların tadı damağında… 
Kutlu olsun “Sevgililer Günü”nüz…


2/06/2011

** ŞARKILAR KİMİ SÖYLER? **


Bostanlı sahilinde oturmuş, gün batımını izliyordum... 
Bir hafta önce... 
Yalnız... 
Martılar uçuyordu, martı olmak istiyordum; büyüdüğümde... 
Bir turta olmak isteyen o küçük kız gibi, içimde binlerce soru, binlerce cevap... 
Eşleşmediler, yine.

Sevdiğim şarkıları dinledim yürürken, hava buz gibiydi.
 Çok üşümüş ama acele etmemiştim hiç. 

Güneş kavuştu denizle, kıpkırmızı gökyüzüne selam durdum. 
Denize döktüm içimi, yola koyuldum... 


Bir başka şehre sürgün ettim kendimi, yıldızların arasından süzülüp geçtim... 
Başka deniz, başka liman... 
Ben, yine aynı ben. Değişmedim.

Özlediklerim, benden eksilenler, değiller... 
Onlar fazlalarım! 
Sarıldım, hiç bırakmak istemedim ya, hayat... 
Çok güldüm, eskisi gibi... 

Adım gibi bildiğim ama inatla bilmezden geldiğim bir sürü şeyi; boş verdim... 

Bir değirmene karşı savaşmaktan vazgeçtim... 
Sen geçtin aklımdan, doğum günündü bunu düşünürken ve biz... 

Yani; 
"sen, ben... değirmenlere karşı... 
bile bile birer yitik savaşçı... 
akarız dereler gibi denizlere...
 belki de en güzeli böyle..." 
Hem zaten, "zaman garip bir icat"tı... 
Düştü ellerimden... 
Her şey "düş"tü, şimdi paramparça... 

**"gittiğin günden şimdiye her şey aynı 
sadece çok özledim 
her kahraman gibi erken gittin
gördüğüm en son ışık, parıltı sendin
hep parladın
dinlendiğin o sarmaşık, sonra soldu
hep uçtun ateşe yakın"**

Bir şarkı söyledim, cenaze töreni gibi, saygılı, mağrur... 
Beni hiç anlamayışını, kendimi bir türlü anlatamayışımı; öldürürken... 
Sonra, bitti.


Yol, kıvrılarak uzayıp giderken önümde... 
Daha ne hayal kırıklıkları bekler...
Bilmiyorum. 

***

Dönüyorum şimdi... 
Sen kürkçü dükkanı de, ben nereye koysam bilemiyorum şehrimi...
 "Ev" gibi... 
Henüz değil...
 Olur belki de bir gün, kim bilir?... 

***

Aslında olup biten çok basit... 
Ben anlatamasam da; Sezen, koşuyor böyle durumlarda imdada!

***

"Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün hatalarım
Öğünmem bu yüzden
Bu yüzden kendimi
Özel önemli zannetmem

Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün saçmalamam
Yenilmem bu yüzden
Bu yüzden kendime hala güvensizliğim

Ne kadar az yol almışım
Ne kadar az
Yolun başındaymışım meğer
Elimde yalandan kocaman rengarenk
Geçici oyuncak zaferler

Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün korkularım
Gururum bu yüzden
Bu yüzden çocuk gibi korunmasızlığım

Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden sonsuz endişem
Savunmam bu yüzden
Bu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmem"

***

Kucak... Şefkat... Masal...




1/26/2011

** BENİ İKİ KADIN ÇOK SEVDİ **



"Kendine iletmen üzere" dedi ve şunları söyledi, beni birinciden üçüncü tekil şahsa çekip;


"Söyle ona eleştirmesin kendini bu kadar, ben onun her halini seviyorum... Kahkalarla gülerken aniden ağlamasını,sonra ''geçti işte'' diyen ama geçmediğini bildiğim halini...Yazsın bana! Yazdığı bu hayattaki en sıradan cümlede olsa, onun yüreğinden,onun dilinden, onun kaleminden yazılmışsa benim için hayattaki en önemli cümledir..."


Yazıyorum ben de... Söz verdiğim üzere...


Başlıkla hiçbir ilişkisi bulanmayan cümlelerimin de hikayesi budur aslında. 


Kitapçıdayız, elinde bir kitap, alsam mı almasam mı savaşındasın... Bırak dedim, ben daha güzelini yazarım sana. Yazmadım sonra. O gün bu gündür sızlanmaktasın. Haklısın... Sadece... Sanki sıralayacağım mazeretleri ezbere bilmiyormuşsun gibi konuşuyorum işte! Boş ver! 


Aklın bende... Biliyorum. Giderken seni bırakıyorum, biliyorum. Daha iyi dönecek miyim, bilmem ama yanına geliyor olmak düşüncesi "tamam" edecek. Kızma bana... Sana kızdığım gibi, her defasında! Bir eve bir deli yeter ya, benim gibi olma! 


Defalarca yazıp sildim bu satırlardan önce bu başlık altında bir sürü cümleyi... Beğenmedim, sinmedi içime... Kurgu tutmadı bir türlü... Sonra kurduğun bir kaç cümle, kendime getirdi beni... Hiç sevmezdim ki kuralları... Bütün mektuplarım hitapsızdı... Belki de hep kendi kendime konuştum ondan, kime yazdımsa o sadece nesneydi... Ama bunun konumuzla bir ilgisi yok! Demem o ki; bıraktım dağınık kalsın, içimden geldiği gibi sıralansın...


"Yapma!" dedin bugün, "ne çabuk ördün o duvarları, kimle çalıştın söyle babama önereyim, ne sağlam olmuş! Sakın saklanma yine duvarların ardına, yapma bunu kendine..."


Burada, güvendeyim oysa... Çok fazla şey oldu, dokunma bana desem... Yaşamayı seviyorum, diyemem... Ben nasıl rahat bırakmadımsa seni bir an bile, sıra sende şimdi... İyi ki! İyi ki! 
Sen olmasan, kim koruyacak beni benden? Bilmem!


4 yıl bitiyor... "Nasıl hızlı geçti" demeyeceğim... Her anı iz bıraktığından gayet farkındaydık geçtiğinin... Ama ne uzun bir yoldu yürüdüğümüz... Bizimkisi fazla sınanmış bir dostluk ve bunun verdiği güven duygusunu hiçbir şeye değişmem! İyi ki! 


Kriz anlarında ilk aklıma gelen kadın; aylardır gözyaşlarımla boğdum seni, biliyorum ve bu geçen yılın intikamı değildir! Sadece... Yıllardır biriktirdiğim zehri akıtıyorum sanki... Her darbede katlanarak... 


Bir sabah, bütün bu olup bitenlere gülerek uyanacağım... Yani o sabah gülerken samimi olacağım... O vakte kadar, kalçalarım şahidimdir ki, çikolatanın iyi gelmeyeceği dert yok! Söz! 


Elimde değil Melt... Geçecek gibi değil bazen... Hani her şey yolunda bir an... Sonra bir düğüm ki boğazımda sorma... Nefes alamıyorum yanımda olmadığında... 


Elimi bırakma! Kendime gelir gibiyim sonunda... Geri dönmek istemiyorum siyahıma...  Renklerimi özlemişken, kavuşurken yeni yeni... 


Geri döndüğümde, "yol" onarmış olacak belki beni... Tek derdim kalacak ki sen çözdün o problemi... Mezuniyette ne giyeceğim?! 
Gece mavisi bir tuvalet ile intikamım acı olabilir ama bu defa ne siyah ne yakını! Hadi iyisin ;) 


Bakarsın dönerken bu sorum da cevap bulmuş olur... Yeni problemler yaratırız ki, bundan sonra daimi mekanımız neresi olacak, buna da kafa yormalı... Bak buraya yazıyorum, daha da gitmem Telwe'ye! Doğum günü de kutlamam! Doğum günümü kutlayanlarla da konuşmam! 
Kıştan da kardan da nefret ediyorum! Yaza aşığım, mevsimlerden bir onu seviyorum! 


Can'ım acıyor! Buna da çare bulmalı artık... Duygularım beni terkedecek diye korkuyorum... Gidecekler öylece... ( Mail de atmaz onlar! deme... Sırıtma da! Hala erken... Sonra, dilediğin kadar dalga geçersin söz... Şakaya vurunca hafiflemiyor bu defa... Yavaş yavaş geçecek... Anlayacağım... Bırakacağım boşluğa... ) 


Bir hafta içinde yanımda olmazsan! Bak yine yazıyorum buraya... Ya da... Yazmıyorum, yazmam daha da! 


Haber bile vermeden ayrılırım senden! Facebook duvarına yazarım bak, arkadaşlar beğenir falan, yaratıcı olur. ( Özüm'e saygılar... ) 


Özletme işte! Beni, benimle bırakma... Kayboluyorum kendi içimde, dehlizlerimde...



Aslında bütün bunlar hikaye... Sen varsan en berbat anlar bile eğlenceli bir biçimde! Hatırlasana... 
En sakıncalı anlarda, gülme krizlerine yenilmedik mi?!
Tamam, ardını sinirden ağlama hali takip etmiş olsa da... Olur o kadar.
Geçecek... 
Biz kalalım da, gerisi dert değil. 
Sonra... 
"Sonrası iyilik güzellik... " 
Şiir sever oldun madem! 
:)





1/25/2011

** BOŞLUKTA KAYBOLAN ÇOCUK **


Dün gece, kaç yıl sonra saymayı bırakmıştım artık, sen çıktın karşıma,
sevgili arkadaşım...

Müzik dinlerken öyle aniden... 
Pink "Who Knew" söylemeye başladı,
hani çok sonra karşılaşıp şarkımı sorduğunda söylediğim... 
Sözleri seni anlatan... 
Sen James Blunt'tan seçmiştin şarkını... 

Sonra bir kolye ucu düştü elime bir zarfın içinden... 
Çoktan unutmuş olduğum... 
" Böyle bir şeyi, bir tek sen takarsın " demiş,
 sırıtarak vermiştin, seni son gördüğüm gün. 
Yıllarca hiç çıkarmamıştım. 

İkisi aynı anda karşıma çıkınca, gözlerim büyüdü önce, şaşkın...
Sonra bir başka rastlantıya gülümsedim...
Bu haftasonu, aynı şehirde olacağız, eğer hala oradaysan... 
Garip... 
Çok uzun zaman geçmiş... 
Garip unutmuşum... 
En yakın arkadaşım, dostum... Seni hiç özlememişim. 
Herkes gibi olmuşsun.
Garip... 

Sanki diğer yarım, gülmenin en keyifli hali, o hiç sevmediğim vedalarda bile şekilden şekle girip gözlerimi doldurmama izin vermeyen yaramaz çocuk... 
Şarkı söylemek yalnız sen çalarken güzeldi.

Beni hiç düşünmeden, bir gün aniden tek bir "hoşça kal" ile boşlukta kaybolup, "neden" diye sormama bile fırsat tanımadan giderek, kalbimi ilk kez kıran çocuk... 
Senden sonra çok uzun zaman şarkı söylemedim.

Sonra yeniden karşılaşmamızı da hatırladım... 
Anlatmıştın uzun uzun...
Dinlemiştim... 
Değer verdiğinden anlatıyorsun sanmıştım... 
Yine aynı şekilde boşlukta kaybolarak gittiğinde, 
aklımda yine bir "neden" ile kalınca... 
Anladım da;
vicdan rahatlatıyordun yalnızca üzerimden, ne ağır...
Ve buna izin veriyordum... 
Fazla mı iyiydim eskiden?
Kimbilir...

Ama
İnsanlar değişmiyor arkadaşım. 
Ya herkes gerçekten aynı ya da "sorun sen de değil, bende ", bilmiyorum... 
Ama ben dinlemiyorum artık. Bu kadar iyi ve düşünceli değilim.
Asıl kelime ne "iyi" ne "düşünceli" değil farkındayım. 
"Aptal" 

Ama senin değerli olman bir başkasının aptallığı olduğunda bu sana ağır bir hakaret olmaz mı? 
Sen bunu yakıştırsan da kendine, ben yakıştıramadım hiç...

Sonra...
Yıllardan, yollandan sonra ilk defa sana yazmak istedim... 
Seni değil belki ama, seninle konuşmayı çok özledim...
Dilimi sanki doğuştan bilen, anlayan çocuk... 
Neden gittin?

Bahaneni o zaman da sevmedim, hala da sevmiyorum. 
Daha saçmasını da duymadım! 
Neden gittin çocuk?

Neden haklı çıkardın onları? 

Her şey için, tamam ama... 
Değerinden düşürmeni; affedemiyorum hala...


Sana yazılmış cümlelerime bakıyorum... 

Yıllar geçmiş hepsinin üzerinden... 
En son kurduğum, hatırlattı.
Aslında neden o kadar da önemli olmadığını gidişinin... 
Bir dostu kaybetmek... 
Yas süresi geçince neden yitirdi önemini?
Savurmuşum ardından cümlelerimi... 


" İçimdeki boşluğa bir kimlik aradım durdum... Sen ilk terkeden oldun. " 
Diğer bütün anlamlar tükenince ortaya çıkıyor haliyle. 

Artık hiçbir şey "o kadar da" önemli değil... 
Büyümek mi?... 
Bilmiyorum.
Ama bu sıradanlığı hiç sevmedim, sevmiyorum.



1/22/2011

** GÜZEL BİR "dün" ÖLMEK İÇİN, bugün değil! **



Hayatla aramdaki şu garip bağı seviyorum aslında... Rastlantılarımı... Hep doğru zamanlamayla iyi geliyor bana dünya. İstediklerimi her zaman vermese de ihtiyacım olanı sağlıyor bir şekilde... Sevgili evren, genelde ecelim olmaya meyilli olsa da kahramanım da aynı zamanda... Ah, canım ikilemlerim! 

Bütün yılı heyecanla bekleyerek geçirdiğim o hafta, bitti diye seviniyorum şu sıralar... Hiç iyimser olasım yok bu konuda, tamam artık trajikomik ama sinir bozucu olmaya başladı. Ve işin aslı şu ki; kalbim kırıldı... Saygıdan... Yani saygı yoksunluğundan... Oydu eksik olan. Yoksa kimse kimseyi sevmek zorunda değil, hele söz konusu beni sevmekse zaten ayrı bir yeterlilik ve meziyet gerekir. Sorun değil. Aklımı seveyim, kalbime o sahip çıkıyor. Anlayışlı, sakin... 



Bütün hafta, film vizyona girdi de gitmedim diye söylendim ama bir türlü de içimden gelmemişti... Zamanı değilmiş ondan. Eğer hafta başında izleseydim bugün bana iyi gelecek başka bir şey bulmak zorunda kalırdım ama buna gerek kalmadı. Sevgili romantik komedim, imdat çağrıma koştu! 

Yine muhteşem bir yeteneğin gerçekleştirdiğine inandığım "Aşk Sarhoşu" çevirisi, aslında aşık olduğum adıyla "Love & The Other Drugs" bugün suni solunumla hayata döndürdü beni. Gerçi tamamını filme yükleyip o çok özlediğim "kendimle vakit geçirme" keyfime haksızlık edemem. Kendimi nasıl... Nasıl özlemişim! Öyle eğlenceli bir gündü ki! Ama ben hala filmdeyim. Zaten o gün isterse Gerard Butler bana evlenme teklif etmiş olsun dikkatimi başka bir şey çektiyse, başka bir anda takılı kaldıysam, kalırım, bir adım ilerlemem. Huyum kurusun! 


Film eğlenceliydi falan ama, bir sahne de gözlerim benden bağımsız doldu, işte dedim, istediğim de ihtiyacım olan da bu! O anda, çıkıp gitmiş olsa da geri dönüp, "her şeyin yolunda" olduğuna inandıracak birisi... İyi ki filmler var! Çünkü böyle insanlar yalnız kurgulanabilir,yaratılabilir, tabii yazarlar tarafından. Diğer arkadaşı bu kadar başarılı bulmadığımı söylemeliyim. Karşıma çıkarttıkları ortada! Neyse... 


Filmin sonunda, esas oğlan esas kızı kurtardığında yani, kurduğu cümleler öyle güzel, öyle sağlamdı ki! İşte dedim, bu kadar basit aslında. Bana söylenmemiş olsa da ( tamam, nankörlük etmemeli tabi, çok daha görkemlilerini duysam da işteş çatılı bir fiilin altında kurulmadıklarından hiç yaşayamadılar... ) bir yerlerde, öyle cümlelerin olduğunu bilmek iyi geldi! Alt metni bende bir hayli uzun oldu filmin kısaca... Güzeldi! 


Asıl eğlenceli nokta ise, film arasında fark ettiğim şeydi... Koca salon çift, ben daimi birinci tekil şahıs! Hayatımı izlese biri eğlenirdi o anki yüz ifademden, keyifliydim çünkü, salon yukardan nasıl komik kimbilir! Daha keyifle izledim filmin geri kalanını çünkü "çift" izlenecek film değil! Bir sürü nedenle... Sevgiliyi geçtim arkadaşla bile gitmezdi! Bir şeylere uyandırıyor çünkü ve biz uyumayı seven insanlarız... 

Sonra, yüzümde tebessüm... Çıktım, Ankara'ya karıştım... Her zaman kullandığım yollar yerine yenilerine daldım. Belki nostalji olsun diye çok eskilerini de ziyaret etmiş olabilirim... Anılarımla karşılaştım... Aylardır önünden geçip içeri hiç girmediğim, yazmayı en sevdiğim yere gittim sonra. Müziğini, kokusunu, havasını özlemişim! Değişmişti... Ama aynı bir bakımdan... Yine bir arka masaya geçtim, hem izledim, hem yazdım... Bir barışma günüydü sanki bugün... Sanki bugün, günün bir anında, aylar önce yüreğimi hafifletmek için kurduğum cümleye ilk kez inandım. Yeniden inanmak iyi geldi... 

Yeni bir yıl başladı işte böylece... Bugünü en çok bunu hissettirdiği için sevdim. Takvim yapraklarının değişmesiyle olmuyor yalnız, o kadar güçlü değiller. İşareti fark etmek gerekiyor, takip edip kazanmak lazım "yeni"yi, "iyi"yi... 

Bugün, kendime rastladım ben... Sonunda! Yeniden...



1/17/2011

** BİR ASİ RÜZGARDIM DA... **


Yıllar önce izlediğim bir filmde, 
ki film boyunca en sevdiğim diyaloğun da geçtiği o sahnede, 
adam kadına diyordu ki; 
" Yumurtayı nasıl sevdiğini bile bilmiyorsun... Sen kaybolmuş birisin! "

Ben, yalnızca sarısını severim. 
Her şekilde pişirilebilir, yalnız sarısını yerim. 
Ama... 
Bu bazen benim de kaybolmuş hissetmeme engel olmuyor... 

Bir yerleri yanlış boyamışım... Dışına taşırmışım sanki...

Birbirine benzeyen onlarca kelime,
 hiç benzemeyen içerikleriyle savaşıyor kuytularımda.
 Kendi hallerine bıraktım onları. 

Bir umursamaz rüzgara kaptırdım kendimi, oralı değilim; orası neresi bilmeden... 
Zaten aslında ben; hiçbir yerin "yerli"si değilim! 
Yok ne memleketim, ne evim. 
Sonuçta bütün dünya benim... 

Kalabalık bir yüreğim ve görkemli yalnızlıklarım var. 
İki ucum da birbiriyle çelişir.
 Genelde kafam, bu iki uç arasında gidip gelişlerin sarhoşluğundan güzeldir. 

Azalıyor her şey gitgide... Anlatamıyorum. 
İnandığım her şeyin aslında kendimi oyalamak, kandırmak için uydurduğum masallar olduğuna daha fazla ikna oluyorum her geçen dakika.
 Ve... Sürekli biriktiriyorum. 

Yalnızlıklarımı bile biriktirirken buluyorum kendimi.
 İnandığım her şeyi kör bir bilinçle tüketirken... 
Yaralarken kalbimi... 
Kanadıkça mutlu olur gibi içimdeki diğer kişi!

Her şeyi böyle erteleyerek öldürüyor, kaybediyorum. 

Değer verdiğim her şey, "tavan arası yığınları" içinde tozlu yerini alıyor bir hızla, 
önüne geçmiyor, kendimi durdurmuyorum.
 Kimse durdurmuyor. 

...

Peki.



İyiyim. 
Her şey yolunda. 
Aklımda, yüreğimde hiçbir kuytu yok; kırgın, eksik...
 Tamam her şey. 
Söz verdiğim gibi... 

Boş verdim onları.
Ama...
Dokunmasınlar kanatlarıma!