Fotoğrafım
Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...

4/05/2012

*** Kız Çocuğu, yazdı! ***

Yeni uyandım.
Odam savaştan kalma, viran...
Rimelim akmamış yine, eyeliner da öyle...
Porselen makyaj yapabilen insanlara karşı, duruşumdur...
Kalıp gibi durmuyor, yine de bozulmuyor yaptığım makyaj azizim!


Beynimde çınlayan bir sesle uyandım bu sabah...
Günlerdir kabuslar uyandırdığından bir garip içim.
Sıcacık bir kelime ile, içimde yine şarkılar çalmaya başladı.


Dışarıda bahar vardı, dün bırakmıştım.
Şimdi perdelerim kapalı, pencereye giden yol gibi...


Ayaklanmalı!


Çocukken, o şehirden bu şehre savrulan bir çocukluk geçirdiğimden olsa gerek, insanlara bağlanmaktan vazgeçmiş bu ihtiyacımı saçma sapan şeylere bağlanarak gidermeye karar vermiştim...
"Yıllardır deli gibi arıyorum, bulamıyorum ama bulamıyorum!"
Bu çığlığın özü buradan gelir...
Kar kürelerim, çiçek dürbünü, Claddagh yüzüğüm! (ah... hayallerimin yüzüğü... sanki onu taktığımda güneşe çıkıp yanmayacağım... - ne yani, vampir dediğin parlamaz öyle, delikanlı gibi alev alır güneşte!) Snow Queen kitabım... Jane'li her şey... vs... vs... Unutuyorum bile artık listeyi!


Ayakkabılar ama evet ayakkabılar! Aldığım evlenme tekliflerini keşke Christian Louboutin, 37 numara ile falan yapsalardı... Madem geri çeviriyorum, hatırası kalsın değil mi?! Yok yani başka bir maksadım!


Ama sonuçta... Karakterlere de ihtiyaç duyuyorsun... Bu ihtiyacımı da, CNBC-e karşılardı çokça... 
Angel'ı hala özlüyorum.


Harry Potter biterken de ağladım. Kitabı okurken bir fasıl, filmde ayrı bir seans halinde...


House MD de bitiyor bu sezon... Kalbimi buna hazırlamalıyım!


Dün One Tree Hill, son bölümü yayınladı CWTV... Birazdan izleyeceğim... Geciktiriyorum, vedaları hep uzatırım ben. "Bir şey fark etmez ki, bitecek." diyen birini tanıyorum. Bence fark eder... Geçirilen bir tek fazla saniyeye değer, yüreğindeki sızı... (Bu cümleyi saçma bir gençlik dizisi için kurmuş olamam! Yok, kurmadım zaten... Bir kış sabahınaydı...)


Ben garip biriyim.
Ama özümde iyiyimdir.
Valla!


Ya da değilim. 
Ama çok fazla severim. Her şeyi...
İnanmakla bu kadar kavgalı biri, başka türlü tahammül edemezdi bence...


Şimdi kahvaltı hazırlayacağım... Ağır, ağır.
Sonra da 8 yıldır, demir gibi, sadakatle bağlı olduğum sevgili dizime veda edeceğim...


Brook, anlardı beni. 
Peyton'u da çok özledim!





3/28/2012

**Kış Ertesi, Sonbahar**

İçimde çalan şarkılar var.

Kimseye söylemediğim...

Dinleyene kadar geçmeyen...

Sarılana kadar soğumayan o garip yumru gibi... İçimi acıtan, kemiren...
Ama sevdiğim...

Bir şey, var!

***

Bir garip bahar, her bahar kadar...
Kar atıştırıyordu bu sabah.
Ben babetlerimle yürürken caddede...
Topuk seslerimden geriye yalnız ayaklarımın sızısı kaldı.

Günün ilk saatlerinde, dünya daha güzel bir yer.
Geçen pazar fark ettim.
Pazar günlerini hiç sevmem.

Yine de günün ilk saatlerinde dünya, daha güzel bir yer.

Suskunluklarım çoğalıyor yine...
Hiç de fena sayılmaz oysa hayat...
Peki bu, kekremsi tat niye?...

Sinmiyor içime bir şeyler...
Oturmuyor...

Muhtelif sancılar...
Bir takım Teoman şarkıları...

Kış ardından, sonbahar mıydı gelen?!
Karıştırdım.

***

Her şey birbirine karışırken, ben neden karışamıyorum ki...
Dokunamıyorum ki...
Değiştiremiyorum ki...

***

Göğüs kafesimde, yere paralel bir kesik var sanki...
Biri kalbimi çıkarmaya çalışırken, yanlış kesmiş gibi...
Bir çizgi halinde, bırakmış sonra, tüm yığınları...
Üst üste binmiş her şey...

***

Göğüs kafesleri, tehlikeli...

***

İçimde bir göğüs kafesine yerleşip, özgürleşme düşü...

***

İstikrarlı olarak saçmalıyorum.
Hayattaki duruşum bu.

Biri de bu yani işte...

Hayat zaten, bir durma hali, akan onca şeye rağmen.

Duruyoruz.

Ama zaman...

O fena...

Durmuyor o...

Beynim zonkluyor...

***

Aslında sadece havada yağmur kokusu, benimse uykum var.
Dün çok çalıştım.
Çok yoruldum.
Sonra merdivenlere oturdum, dinlendim.

Merdivenleri severim.

Çıkmak inmek değil mesele...

Tahtlar bile saçma, merdivenler varken...

Bence benim, kafamın içinde filler, dans ediyorlar.
Korkarım İrlandalı olmalılar.
Ve bu düşük bir cümle.
İçime sinmedi hiç.

Ama yorgunum.
Ama uykum var.
Ama özledim.
Ama bir sürü bir şey...

***

Bir "gündüz rüyası"nda, kaybolasım var...
Aklımda henüz tanıştığım, dar sokaklar...

3/12/2012

**Sıkıldım Sıkıldım Koşmak İstiyorum!**

Ortaçgil, "yaz doymuşluğu"nu tamamen tükettim...
Az önce kalan son kırıntılar da bitti...

Deli bir yaz arzusu içimde...
Sırılsıklam terlemek, denize girdiğimde vücudumdan o serinleme ile buhar çıktığını görmek istiyorum...

Uzun, kimsesiz kumsallarda çıplak ayaklarımla koşmak, akşam üzeri hafif rüzgara henüz uzamakta olan saçlarımı savurmak, tuz kokmak istiyorum...
Yüzüm gerilsin, cildim kurusun, çillerim çıksın yine!

Yağmur hiç durmayacakmış gibi yağıyor...
Kar yakın yine, öyle söylüyorlar...
Ben kumlarda kavrulan ayak parmaklarımın düşündeyim.
"Anlatıcı"nın mağarası gibi, benim sığınma evim hep ılık bi' kumsaldı...
Kara çocuğu olduğuma ruhum bile karşı çıkarken, bilinçaltımı da yanına alıp, ben anca direneyim bu şehirde...
Tuzdan gözlerim kızarsın istiyorum yine...
Kirpiklerim karışsın birbirine...

Ben yaza karışayım, yaz bana, sırılsıklam, ter içinde! 

Denizi özledim ben! 

Yeşili özledim, maviyi özledim, sarıyı bile özledim!

Kıştan, aslında hep kıştan...

Sezen dinliyorum şimdi, "Şen Şarkı"yı söylüyor...
"Gerginsin rahatla!"diyor...
Ne güzel diyor, ne güzel...
İçimdeki kara deliklerden sürüklenen düşünceler bile kayboluyor araya yaz rüyaları girdiğinde...
Düşünmüyorum, hissetmiyorum, yaşamıyorum...
Yaz gelsin istiyorum.
İnsanlığımdan, nankörlüğüm.
 Kış diye inlediğim her an kadar yaz diye sızlanıyorum şimdi. 
Kendimi de biliyorum yani.
Delikanlı olma halinin suyunu çıkararak!

Bugün, bileklerimi kesmek için bir nedenim daha var işte!
Yaz gelmezse yakarım bu gezegeni!
Bitti.



3/10/2012

**OF!**

Üzerine yazacak milyonlarca şey var...
İçimdeki biriken milyonlarcası...
Üzerimize...
Üç, genç kadın, ayrı ayrı, yine de her an eller enselerde yürüdüğümüz bir yol ki...
Histeri krizleri her adım...
Birikiyoruz...

7-8 yaşlarındaydım. Erzurum'dayız. Komşumuz kapalı.
Bir gün apartmanda, kapı sohbetinde annem onlarla, kızı içeri girdi, başörtüsünü çıkardı.
Nasıl şaşkınım. Eve gider gitmez, adını hatırlamıyorum, bilmem kim ablanın saçlarını gördüüüüüm!  demiştim anneme, gözlerim kocaman kocaman açık yine... Saf! Nasıl saf! Alabildiğine saf zamanlarım... İçimdeki o saftirik şapşal hiç ölmedi, aramızda kalsın... Tüm, "şaşırtmıyor hayat beni, her şey olur işte!"lerimin karşısında nasıl dimdik duruyor, canımın içi!

Ama nasıl da her şey oluyor...

Nelerden geçmiş, geçiyoruz... Neleri seçiyoruz...
Bir garip cumartesiyi daha geride bırakırken, bu gece de yatağıma, biraz daha anlamış gireceğim... Bilmek, beni mutlandırıyor, kim ne derse desin... Bilmediğinden korkar insan, kaybetme korkuları da ondan...
Öğreniyoruz...
Huzurluyum.
Hala öğreniyoruz...
Sandığım gibi tükenmemiş, tükenmiyormuş yani...
Toyluğumdan, hep toyluğumdan...
Ne mutlu...

Bu akşam, bardaklar, "şereflere" kavuşurken, dönüm noktalarımıza, yine acılarımızı paylaştık oysa... En sevdiğim gibi hep, kahkahalarla... "Oğlum, inanmıyorum lan!"lar uçuşurken havada, katlanılır kıldık, normal kıldık olanı biteni... Sanırım, "dost sohbeti" sihirli bi'şi...

O kadar iyi değilim ki oysa...
O kadar darmadağın...
O kadar "ev"imi özlemiş...
Öyle ki, her anne-baba-çocuk sahnesinde gözlerim doluyor...
Öyle saçma tepkiler verir olmuşum ki...
Özlemek beni zaten hep hırçınlaştırıyor...
Babamın portmantoya ayağını dayayıp postallarını çözdüğü anları, annemin sofrayı hazırlarken alaylı alaylı, "vukuat var mı vukuat" seslenişini...
Tam o sırada ne yapardım, hiç hatırlamıyorum. Sanırım hiç farkında olmadığım, sonsuz huzur ve güven anlarındandı... Söylene söylene babamın başında duruyor, postalları tabi ki boyamayacağımı ifade ediyor, "Orçun" tadında ergenliğimin sefasını sürüyordum muhtemelen... Saçma sapan bir şeyler anlatıyor, dinlenmiyordum...

Her şey nasıl da değişiyor...
Bu öyle normal ki... Öyle sıradan... Ve olağan...
Yine de, eş anlamlı tüm kelimeleri art arda sıralasam dahi, ikna olmuyor içimde bir şeyler, o eve, o ana bir daha asla ama asla dönemeyeceğime...
Dilimi bile bilmeyen, dilini bile bilmediğim ülkeler, ülkelerden insanlar...
Başkaları, yabancılar...
Evim...
Canım nasıl acıyor.
Ses etmiyorum. Edemiyorum. Çünkü olur.
Bu anlayışımı üzerine alınmasa kimse... Bu çok bana ait. Kıyamadığımdan.
Mutlu olmak esastır!

Kendi yolunu çizememiş insanların yoluma ses etmesini anlamıyorum bir de...
Duraklarıma...
Nefes aralarıma...
Boğuluyor olduğumu görmeden...

Ama ne diyorum ben. Bunlar çok başka konular... Bunlar hayat. Hayatta, her şey, olur...
Hep yanyana, ne olursa olsun yanyana... Olduktan sonra geçer... Evim olmasa da olur.
Aile böyle bi'şi... Böyle olmalı. En azından bu olmalı.
Yine dağıttım... Hep darmadağın zaten.
Neyse...

Diyorum ki, "dost sohbeti" iyidir!
Hele bir de günüm, çok yorulmuş dönerken, otobüste, her zaman ki gibi otobüste yine...
"Begüm Hanım, yine karşılaştık!" sesiyle şenlenmişse!
Eskiler, Begüm der...
Ah, çocukluğumun en güzel anısı...
Masum yanım...
Elele tutuştuğum ilk erkek... Sevgili yazlarımın aşkı! Eşşek sıpası...
Büyüdü, hoca oldu şimdi üniversitede...
Zaten hep gider inekleri bulurdum!
Ama yok, o gerçekten dedim ya, çocukluğumun en güzel anısı...
Bana futbol oynamayı öğreten ilk kişi, salıncakta atlama yarışının en eğlenceli yanı...
Çardak sohbetlerim...
Anneannemin, "acıkmışsındır, gel artık eve!"lerinin, "utandırma yaaa!" tarafı...
En son iki sene önce karşılaştık, evlerimizin arası on dakika ya, hayat!
Koşturmacalarımız...
Arkadaşım, çocukluğum... Kırmalı şeytanın bacağını...
Demem o ki, bir de baktım, Arda!
Hadi eve kadar bırakayımlar, çok soğuk donacaksınlara karışırken yürüdük öyle...
Ordan burdan konuştuk da...
Hatırlayıverdim aniden bunları.
Biz ne güzel çocuklardık...
Bir gram da büyümedik cidden!
Ne güzel!

Evrene o kadar söyleniyorum ya...
Canımı ne zaman çok acıtsa, karşılığında beni ne mutlu eder, bana ne iyi gelirse, aniden, en sevdiğim gibi öyle aniden getirip koyuyor önüme...
Oyuncağımı kırıp, dondurma veriyor salak!
Anlaşacak mıyız bir gün acaba?!
Bekleyip, göreceğiz...

2/28/2012

** "Ağrı tanı merkezinde ilk sabah..." **

Bahane...
Aslında hepsi, bahane...

Tanımlar, sınırlar...
Önümü görmemi sağlıyor bazı sınırlar...
Bazıları, kör ediyor...

Hala kar yağıyor, hala... Durmuyor...
İnatçı.
Kış, değil mi?!
Belki bu yüzden seviyorumdur...
Ama konu bu değil.

Maria Puder  aslında "Raif Çaresizliği"nden öldü belki de... Karmaşık bir durum.
Amansız bir hastalık... Karşılıksız, tedavisiz... Ölüm kadar sakin, ölüm kadar net, öyle sonuçsuz... Uzamaz, kısalmaz... Ama hep var, hiç geçmez...

Hastalıklarıma isim koymayı da koydurmayı da hiç sevmedim. Doktorlarla aram zaten ortada...
Bazen her şey çok fazla, hiç ve hep... Oysa hala kar yağıyor...

"Göndermeler"im, tellere takılıyor bazen, dikenli... Kan revan içinde... Murat Yılmazyıldırım şarkıları gibi...

Şarkılar...
Filmler...
Kitaplar...
Karakterler...
Roller...
Kimlikler...
"Ol" baskıları, "öl" emrediyor!
Kan tutkusu, sanırım böyle doğuyor...
Bunun da konuyla pek bir ilgisi yok...

İnsanlar, işlerine gelen her şeyi nasıl da meşrulaştırıyor, doğruluyor, olumluyor... Ve aksini dışlıyor... Ne insani... Bir şey de yapamıyorsun.
Öfke nöbetlerim bu defa sakin geçiyor.
Hala anlıyorum, yağan kar kadar inatçı, görüyor, biliyorum. Ve hala inatla katılmıyorum...

Bir seri katil soğukkanlılığı ile, seri bir biçimde, madde madde yüzüne yığsam kalbimdeki kağıt kesiklerini, öfkeden delirirdi. Sustum. Sanırım o kadar da ciddiye almıyorum artık. "Herkes kendi derdinde!" diyorum kendime, art arda... Zamanla kabul edersem, ne ala... Yalnız kendi derdimde olursam hele bir sabah uyandığımda... Korkarım mutlu olacağım.

Şu an durduğum nokta, tam üzerinde olduğum, nasıl da belirleyici... Gerekli... Çünkü bu bir, "öncesi-sonrası" çizgisi...
Ve ben yağmuru, karı, soğuğu... Pencere ardından seyretmeyi, sevmiyorum...
Denizi olan şehirleri...
Sakin salınan insanları...
Telaşsız, çabasız sohbetleri...
Ve daha bir sürü şeyi...
Olduğu gibi.

Bundan 2 yıl sonra, bu yazdıklarıma bir de cevabım olacak. Biliyorum.
İçeriği ise, bir kaç zaman sonra oluşacak.
Yani özetle, biliyorum.
Farkındayım.
Hepsi, en çok, bundan.

Büyüyorum.

"Bir ben haklıyım, en çok ben yaşadım, ben gördüm, ben anladım." gençlik hastalığı artık benimle değil, hatta bir zamandır...
Fakat korkarım, kroniğe evrilmiş bir kaç halini yansımalarımda görmüşlüğüm var.

Kar yağıyor...
Aylar boyunca, yıllar boyunca dilediğim kar küresi gibi yeni yılın ilk sabahından beri dünya...
Dileklerim bir bir oluyor işte.
Sabır, önemliymiş.

Giz, henüz bitmemiş cümlelerimin tamamlayıcısı...
Büyü gibi...
Nasıl da haklı...
Gizli saklı, her şey, satır satır, içimde, yine.
Doldurduklarımın akma vakti geliyor.
Ben bir seri katil soğukkanlılığında, kurbanlarıma gülümsüyorum.
Kelimeler, ölümcüldür.

"Erimezse, kırılacak..."

Kar yağıyor, bembeyaz...

İronik!




2/01/2012



Sonu kötü biten öyküler hiç dokunmaz da...
Eksik kalanlar hep incitir.


** ! **

Bir sürü şarkı dinledim, yağmurlu, rüzgarlı, yalnız, bir sürü şarkı...
Ne zaman kendime çekilsem yaptığım gibi...
Bir farkla...
Sıkıldım bu defa, kendini tekrarlayan bu sonsuz döngüden.
Sıkıldım artık beklemekten...
Ertelemekten...

Edebi cümleleri ayırdım, sıyırdım üzerimden önce, koydum bir kenara.
Mumları söndürdüm.
Kalktım yerden.
Üşümüştüm.
Hava buz gibi...

Yatağım yanımda, karşımda masam, üzerinde bir kaç resim, dağılmış kağıtlar, kalemler, akmış mumlar, şarap şişesi...
Kıyafetlerim, fazlalıklarım...
Çıkardım attım.

Kayıp parçalarımı ararken, eldekileri savurma hali...
Bulamadığıma sinirli...
Beynimde depremler oluyor kaç zamandır...
Fayların da kafası karışık...
Ne istediğimi bilip ulaşamıyor olmak sancısı...

Kimsenin bilmediği hesaplarda kayboluyorum.
Konuşmuyorum, yazmıyorum, anlatmıyorum...
Sevmiyorum yine insanları...
Belki aslında, insanlıklarını...
Sevmiyorum işte.

Aklımda kare kare fotoğraflar...
Silik yüzler...

Falanlar, filanlar...

Dalgınım, durgunum.

Hikayelerim var ucu bucağı kayıp...

"Yapılacaklar" listemle savaşmayı bıraktım.
Olursa olur, olmazsa çay demleriz...

PS: Evet, yazarken bile kutuplar ve ekvator farklı kadar farkla değişen bir ruh hali sahibiyim.
Okyanuslar gibiyim, girdaplarla dolu.
Sağ gözüme bir şey kaçmış gibi, acıyor.
Kar Kraliçesi yine beni Kai sanmış olacak...
Salak kadın!