Üzerine yazacak milyonlarca şey var...
İçimdeki biriken milyonlarcası...
Üzerimize...
Üç, genç kadın, ayrı ayrı, yine de her an eller enselerde yürüdüğümüz bir yol ki...
Histeri krizleri her adım...
Birikiyoruz...
7-8 yaşlarındaydım. Erzurum'dayız. Komşumuz kapalı.
Bir gün apartmanda, kapı sohbetinde annem onlarla, kızı içeri girdi, başörtüsünü çıkardı.
Nasıl şaşkınım. Eve gider gitmez, adını hatırlamıyorum, bilmem kim ablanın saçlarını gördüüüüüm! demiştim anneme, gözlerim kocaman kocaman açık yine... Saf! Nasıl saf! Alabildiğine saf zamanlarım... İçimdeki o saftirik şapşal hiç ölmedi, aramızda kalsın... Tüm, "şaşırtmıyor hayat beni, her şey olur işte!"lerimin karşısında nasıl dimdik duruyor, canımın içi!
Ama nasıl da her şey oluyor...
Nelerden geçmiş, geçiyoruz... Neleri seçiyoruz...
Bir garip cumartesiyi daha geride bırakırken, bu gece de yatağıma, biraz daha anlamış gireceğim... Bilmek, beni mutlandırıyor, kim ne derse desin... Bilmediğinden korkar insan, kaybetme korkuları da ondan...
Öğreniyoruz...
Huzurluyum.
Hala öğreniyoruz...
Sandığım gibi tükenmemiş, tükenmiyormuş yani...
Toyluğumdan, hep toyluğumdan...
Ne mutlu...
Bu akşam, bardaklar, "şereflere" kavuşurken, dönüm noktalarımıza, yine acılarımızı paylaştık oysa... En sevdiğim gibi hep, kahkahalarla... "Oğlum, inanmıyorum lan!"lar uçuşurken havada, katlanılır kıldık, normal kıldık olanı biteni... Sanırım, "dost sohbeti" sihirli bi'şi...
O kadar iyi değilim ki oysa...
O kadar darmadağın...
O kadar "ev"imi özlemiş...
Öyle ki, her anne-baba-çocuk sahnesinde gözlerim doluyor...
Öyle saçma tepkiler verir olmuşum ki...
Özlemek beni zaten hep hırçınlaştırıyor...
Babamın portmantoya ayağını dayayıp postallarını çözdüğü anları, annemin sofrayı hazırlarken alaylı alaylı, "vukuat var mı vukuat" seslenişini...
Tam o sırada ne yapardım, hiç hatırlamıyorum. Sanırım hiç farkında olmadığım, sonsuz huzur ve güven anlarındandı... Söylene söylene babamın başında duruyor, postalları tabi ki boyamayacağımı ifade ediyor, "Orçun" tadında ergenliğimin sefasını sürüyordum muhtemelen... Saçma sapan bir şeyler anlatıyor, dinlenmiyordum...
Her şey nasıl da değişiyor...
Bu öyle normal ki... Öyle sıradan... Ve olağan...
Yine de, eş anlamlı tüm kelimeleri art arda sıralasam dahi, ikna olmuyor içimde bir şeyler, o eve, o ana bir daha asla ama asla dönemeyeceğime...
Dilimi bile bilmeyen, dilini bile bilmediğim ülkeler, ülkelerden insanlar...
Başkaları, yabancılar...
Evim...
Canım nasıl acıyor.
Ses etmiyorum. Edemiyorum. Çünkü olur.
Bu anlayışımı üzerine alınmasa kimse... Bu çok bana ait. Kıyamadığımdan.
Mutlu olmak esastır!
Kendi yolunu çizememiş insanların yoluma ses etmesini anlamıyorum bir de...
Duraklarıma...
Nefes aralarıma...
Boğuluyor olduğumu görmeden...
Ama ne diyorum ben. Bunlar çok başka konular... Bunlar hayat. Hayatta, her şey, olur...
Hep yanyana, ne olursa olsun yanyana... Olduktan sonra geçer... Evim olmasa da olur.
Aile böyle bi'şi... Böyle olmalı. En azından bu olmalı.
Yine dağıttım... Hep darmadağın zaten.
Neyse...
Diyorum ki, "dost sohbeti" iyidir!
Hele bir de günüm, çok yorulmuş dönerken, otobüste, her zaman ki gibi otobüste yine...
"Begüm Hanım, yine karşılaştık!" sesiyle şenlenmişse!
Eskiler, Begüm der...
Ah, çocukluğumun en güzel anısı...
Masum yanım...
Elele tutuştuğum ilk erkek... Sevgili yazlarımın aşkı! Eşşek sıpası...
Büyüdü, hoca oldu şimdi üniversitede...
Zaten hep gider inekleri bulurdum!
Ama yok, o gerçekten dedim ya, çocukluğumun en güzel anısı...
Bana futbol oynamayı öğreten ilk kişi, salıncakta atlama yarışının en eğlenceli yanı...
Çardak sohbetlerim...
Anneannemin, "acıkmışsındır, gel artık eve!"lerinin, "utandırma yaaa!" tarafı...
En son iki sene önce karşılaştık, evlerimizin arası on dakika ya, hayat!
Koşturmacalarımız...
Arkadaşım, çocukluğum... Kırmalı şeytanın bacağını...
Demem o ki, bir de baktım, Arda!
Hadi eve kadar bırakayımlar, çok soğuk donacaksınlara karışırken yürüdük öyle...
Ordan burdan konuştuk da...
Hatırlayıverdim aniden bunları.
Biz ne güzel çocuklardık...
Bir gram da büyümedik cidden!
Ne güzel!
Evrene o kadar söyleniyorum ya...
Canımı ne zaman çok acıtsa, karşılığında beni ne mutlu eder, bana ne iyi gelirse, aniden, en sevdiğim gibi öyle aniden getirip koyuyor önüme...
Oyuncağımı kırıp, dondurma veriyor salak!
Anlaşacak mıyız bir gün acaba?!
Bekleyip, göreceğiz...
- İRONİK HATUN
- Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...
3/10/2012
2/28/2012
** "Ağrı tanı merkezinde ilk sabah..." **
Bahane...
Aslında hepsi, bahane...
Tanımlar, sınırlar...
Önümü görmemi sağlıyor bazı sınırlar...
Bazıları, kör ediyor...
Hala kar yağıyor, hala... Durmuyor...
İnatçı.
Kış, değil mi?!
Belki bu yüzden seviyorumdur...
Ama konu bu değil.
Maria Puder aslında "Raif Çaresizliği"nden öldü belki de... Karmaşık bir durum.
Amansız bir hastalık... Karşılıksız, tedavisiz... Ölüm kadar sakin, ölüm kadar net, öyle sonuçsuz... Uzamaz, kısalmaz... Ama hep var, hiç geçmez...
Hastalıklarıma isim koymayı da koydurmayı da hiç sevmedim. Doktorlarla aram zaten ortada...
Bazen her şey çok fazla, hiç ve hep... Oysa hala kar yağıyor...
"Göndermeler"im, tellere takılıyor bazen, dikenli... Kan revan içinde... Murat Yılmazyıldırım şarkıları gibi...
Şarkılar...
Filmler...
Kitaplar...
Karakterler...
Roller...
Kimlikler...
"Ol" baskıları, "öl" emrediyor!
Kan tutkusu, sanırım böyle doğuyor...
Bunun da konuyla pek bir ilgisi yok...
İnsanlar, işlerine gelen her şeyi nasıl da meşrulaştırıyor, doğruluyor, olumluyor... Ve aksini dışlıyor... Ne insani... Bir şey de yapamıyorsun.
Öfke nöbetlerim bu defa sakin geçiyor.
Hala anlıyorum, yağan kar kadar inatçı, görüyor, biliyorum. Ve hala inatla katılmıyorum...
Bir seri katil soğukkanlılığı ile, seri bir biçimde, madde madde yüzüne yığsam kalbimdeki kağıt kesiklerini, öfkeden delirirdi. Sustum. Sanırım o kadar da ciddiye almıyorum artık. "Herkes kendi derdinde!" diyorum kendime, art arda... Zamanla kabul edersem, ne ala... Yalnız kendi derdimde olursam hele bir sabah uyandığımda... Korkarım mutlu olacağım.
Şu an durduğum nokta, tam üzerinde olduğum, nasıl da belirleyici... Gerekli... Çünkü bu bir, "öncesi-sonrası" çizgisi...
Ve ben yağmuru, karı, soğuğu... Pencere ardından seyretmeyi, sevmiyorum...
Denizi olan şehirleri...
Sakin salınan insanları...
Telaşsız, çabasız sohbetleri...
Ve daha bir sürü şeyi...
Olduğu gibi.
Bundan 2 yıl sonra, bu yazdıklarıma bir de cevabım olacak. Biliyorum.
İçeriği ise, bir kaç zaman sonra oluşacak.
Yani özetle, biliyorum.
Farkındayım.
Hepsi, en çok, bundan.
Büyüyorum.
"Bir ben haklıyım, en çok ben yaşadım, ben gördüm, ben anladım." gençlik hastalığı artık benimle değil, hatta bir zamandır...
Fakat korkarım, kroniğe evrilmiş bir kaç halini yansımalarımda görmüşlüğüm var.
Kar yağıyor...
Aylar boyunca, yıllar boyunca dilediğim kar küresi gibi yeni yılın ilk sabahından beri dünya...
Dileklerim bir bir oluyor işte.
Sabır, önemliymiş.
Giz, henüz bitmemiş cümlelerimin tamamlayıcısı...
Büyü gibi...
Nasıl da haklı...
Gizli saklı, her şey, satır satır, içimde, yine.
Doldurduklarımın akma vakti geliyor.
Ben bir seri katil soğukkanlılığında, kurbanlarıma gülümsüyorum.
Kelimeler, ölümcüldür.
"Erimezse, kırılacak..."
Kar yağıyor, bembeyaz...
İronik!
Aslında hepsi, bahane...
Tanımlar, sınırlar...
Önümü görmemi sağlıyor bazı sınırlar...
Bazıları, kör ediyor...
Hala kar yağıyor, hala... Durmuyor...
İnatçı.
Kış, değil mi?!
Belki bu yüzden seviyorumdur...
Ama konu bu değil.
Maria Puder aslında "Raif Çaresizliği"nden öldü belki de... Karmaşık bir durum.
Amansız bir hastalık... Karşılıksız, tedavisiz... Ölüm kadar sakin, ölüm kadar net, öyle sonuçsuz... Uzamaz, kısalmaz... Ama hep var, hiç geçmez...
Hastalıklarıma isim koymayı da koydurmayı da hiç sevmedim. Doktorlarla aram zaten ortada...
Bazen her şey çok fazla, hiç ve hep... Oysa hala kar yağıyor...
"Göndermeler"im, tellere takılıyor bazen, dikenli... Kan revan içinde... Murat Yılmazyıldırım şarkıları gibi...
Şarkılar...
Filmler...
Kitaplar...
Karakterler...
Roller...
Kimlikler...
"Ol" baskıları, "öl" emrediyor!
Kan tutkusu, sanırım böyle doğuyor...
Bunun da konuyla pek bir ilgisi yok...
İnsanlar, işlerine gelen her şeyi nasıl da meşrulaştırıyor, doğruluyor, olumluyor... Ve aksini dışlıyor... Ne insani... Bir şey de yapamıyorsun.
Öfke nöbetlerim bu defa sakin geçiyor.
Hala anlıyorum, yağan kar kadar inatçı, görüyor, biliyorum. Ve hala inatla katılmıyorum...
Bir seri katil soğukkanlılığı ile, seri bir biçimde, madde madde yüzüne yığsam kalbimdeki kağıt kesiklerini, öfkeden delirirdi. Sustum. Sanırım o kadar da ciddiye almıyorum artık. "Herkes kendi derdinde!" diyorum kendime, art arda... Zamanla kabul edersem, ne ala... Yalnız kendi derdimde olursam hele bir sabah uyandığımda... Korkarım mutlu olacağım.
Şu an durduğum nokta, tam üzerinde olduğum, nasıl da belirleyici... Gerekli... Çünkü bu bir, "öncesi-sonrası" çizgisi...
Ve ben yağmuru, karı, soğuğu... Pencere ardından seyretmeyi, sevmiyorum...
Denizi olan şehirleri...
Sakin salınan insanları...
Telaşsız, çabasız sohbetleri...
Ve daha bir sürü şeyi...
Olduğu gibi.
Bundan 2 yıl sonra, bu yazdıklarıma bir de cevabım olacak. Biliyorum.
İçeriği ise, bir kaç zaman sonra oluşacak.
Yani özetle, biliyorum.
Farkındayım.
Hepsi, en çok, bundan.
Büyüyorum.
"Bir ben haklıyım, en çok ben yaşadım, ben gördüm, ben anladım." gençlik hastalığı artık benimle değil, hatta bir zamandır...
Fakat korkarım, kroniğe evrilmiş bir kaç halini yansımalarımda görmüşlüğüm var.
Kar yağıyor...
Aylar boyunca, yıllar boyunca dilediğim kar küresi gibi yeni yılın ilk sabahından beri dünya...
Dileklerim bir bir oluyor işte.
Sabır, önemliymiş.
Giz, henüz bitmemiş cümlelerimin tamamlayıcısı...
Büyü gibi...
Nasıl da haklı...
Gizli saklı, her şey, satır satır, içimde, yine.
Doldurduklarımın akma vakti geliyor.
Ben bir seri katil soğukkanlılığında, kurbanlarıma gülümsüyorum.
Kelimeler, ölümcüldür.
"Erimezse, kırılacak..."
Kar yağıyor, bembeyaz...
İronik!
2/01/2012
** ! **
Bir sürü şarkı dinledim, yağmurlu, rüzgarlı, yalnız, bir sürü şarkı...
Ne zaman kendime çekilsem yaptığım gibi...
Bir farkla...
Sıkıldım bu defa, kendini tekrarlayan bu sonsuz döngüden.
Sıkıldım artık beklemekten...
Ertelemekten...
Edebi cümleleri ayırdım, sıyırdım üzerimden önce, koydum bir kenara.
Mumları söndürdüm.
Kalktım yerden.
Üşümüştüm.
Hava buz gibi...
Yatağım yanımda, karşımda masam, üzerinde bir kaç resim, dağılmış kağıtlar, kalemler, akmış mumlar, şarap şişesi...
Kıyafetlerim, fazlalıklarım...
Çıkardım attım.
Kayıp parçalarımı ararken, eldekileri savurma hali...
Bulamadığıma sinirli...
Beynimde depremler oluyor kaç zamandır...
Fayların da kafası karışık...
Ne istediğimi bilip ulaşamıyor olmak sancısı...
Kimsenin bilmediği hesaplarda kayboluyorum.
Konuşmuyorum, yazmıyorum, anlatmıyorum...
Sevmiyorum yine insanları...
Belki aslında, insanlıklarını...
Sevmiyorum işte.
Aklımda kare kare fotoğraflar...
Silik yüzler...
Falanlar, filanlar...
Dalgınım, durgunum.
Hikayelerim var ucu bucağı kayıp...
"Yapılacaklar" listemle savaşmayı bıraktım.
Olursa olur, olmazsa çay demleriz...
PS: Evet, yazarken bile kutuplar ve ekvator farklı kadar farkla değişen bir ruh hali sahibiyim.
Okyanuslar gibiyim, girdaplarla dolu.
Sağ gözüme bir şey kaçmış gibi, acıyor.
Kar Kraliçesi yine beni Kai sanmış olacak...
Salak kadın!
Ne zaman kendime çekilsem yaptığım gibi...
Bir farkla...
Sıkıldım bu defa, kendini tekrarlayan bu sonsuz döngüden.
Sıkıldım artık beklemekten...
Ertelemekten...
Edebi cümleleri ayırdım, sıyırdım üzerimden önce, koydum bir kenara.
Mumları söndürdüm.
Kalktım yerden.
Üşümüştüm.
Hava buz gibi...
Yatağım yanımda, karşımda masam, üzerinde bir kaç resim, dağılmış kağıtlar, kalemler, akmış mumlar, şarap şişesi...
Kıyafetlerim, fazlalıklarım...
Çıkardım attım.
Kayıp parçalarımı ararken, eldekileri savurma hali...
Bulamadığıma sinirli...
Beynimde depremler oluyor kaç zamandır...
Fayların da kafası karışık...
Ne istediğimi bilip ulaşamıyor olmak sancısı...
Kimsenin bilmediği hesaplarda kayboluyorum.
Konuşmuyorum, yazmıyorum, anlatmıyorum...
Sevmiyorum yine insanları...
Belki aslında, insanlıklarını...
Sevmiyorum işte.
Aklımda kare kare fotoğraflar...
Silik yüzler...
Falanlar, filanlar...
Dalgınım, durgunum.
Hikayelerim var ucu bucağı kayıp...
"Yapılacaklar" listemle savaşmayı bıraktım.
Olursa olur, olmazsa çay demleriz...
PS: Evet, yazarken bile kutuplar ve ekvator farklı kadar farkla değişen bir ruh hali sahibiyim.
Okyanuslar gibiyim, girdaplarla dolu.
Sağ gözüme bir şey kaçmış gibi, acıyor.
Kar Kraliçesi yine beni Kai sanmış olacak...
Salak kadın!
1/24/2012
** Ön Görüşme, Beynimle ** Aradım, ulaşamadım.
Önemli günleri atlamazdım.
Atladım.
"İyi kızlar günlük tutar, kötü kızların buna vakti olmaz"
Diyordu bir yerde...
Okumuştum.
Üşengeç olanlar için de bir şeyler söylenmeli...
Herkesin yaftalandığı bir dünyada sahipsiz kalmamalıyım bu konuda...
3 gün önce doğum günümdü ve haliyle evet kutlu doğum haftasındayız.
Ömrümün en güzel doğum günlerinden biriydi.
23 yılda 3 falandır o da belki zaten...
Sadece mutluydum o gün. Başka hiçbir şey değil.
Yalnızca mutlu...
Öyle günlerini severim ömrümün.
Devrik cümleleri sevdiğim kadar...
Bana düzenli ve güvende hissettiriyorlar...
Cümleler önemlidir.
Cümleleri olmalı önce insanın...
Derim hep.
Öyle güzel cümleler oldum ki, olmuşum ki, henüz gördüm anladım, bir şeyleri doğru yapmış olmanın o saf sevincindeyim.
Naif... Kendince... Öyle bir hal...
Güzel.
Günlük değişti.
Yeni bir defterim var şimdi, her sene olduğu gibi.
Bu kez farklı bir şey seçtim.
Defterlerimle aramdaki o garip bağdan bir oyun uydurup.
Bakalım.
Bekleyip göreceğiz.
Uyandığım bu sabahın kör saatinde, her şey için fazla duygusuz ve uykuluyum.
Bugün için bu ruh hali fazla yanlış...
Kendime dönmek üzere, masal diyarıma gidiyorum şimdi...
Sevgili bilinçaltım, hasretle kendine çekiyor beni.
Bekletmemeli...
Bekletmeler, en sevmediğim.
O'na olan sevgimi tüketen...
Çünkü o hep bekleten...
Gelmesin...
(Bir gönülsüz 'gelme'yi daha böylece tükettik... Hayırlar, uğurlar...)
Yazacaklarım var, anlatacaklarım...
Bekleyecek.
Atladım.
"İyi kızlar günlük tutar, kötü kızların buna vakti olmaz"
Diyordu bir yerde...
Okumuştum.
Üşengeç olanlar için de bir şeyler söylenmeli...
Herkesin yaftalandığı bir dünyada sahipsiz kalmamalıyım bu konuda...
3 gün önce doğum günümdü ve haliyle evet kutlu doğum haftasındayız.
Ömrümün en güzel doğum günlerinden biriydi.
23 yılda 3 falandır o da belki zaten...
Sadece mutluydum o gün. Başka hiçbir şey değil.
Yalnızca mutlu...
Öyle günlerini severim ömrümün.
Devrik cümleleri sevdiğim kadar...
Bana düzenli ve güvende hissettiriyorlar...
Cümleler önemlidir.
Cümleleri olmalı önce insanın...
Derim hep.
Öyle güzel cümleler oldum ki, olmuşum ki, henüz gördüm anladım, bir şeyleri doğru yapmış olmanın o saf sevincindeyim.
Naif... Kendince... Öyle bir hal...
Güzel.
Günlük değişti.
Yeni bir defterim var şimdi, her sene olduğu gibi.
Bu kez farklı bir şey seçtim.
Defterlerimle aramdaki o garip bağdan bir oyun uydurup.
Bakalım.
Bekleyip göreceğiz.
Uyandığım bu sabahın kör saatinde, her şey için fazla duygusuz ve uykuluyum.
Bugün için bu ruh hali fazla yanlış...
Kendime dönmek üzere, masal diyarıma gidiyorum şimdi...
Sevgili bilinçaltım, hasretle kendine çekiyor beni.
Bekletmemeli...
Bekletmeler, en sevmediğim.
O'na olan sevgimi tüketen...
Çünkü o hep bekleten...
Gelmesin...
(Bir gönülsüz 'gelme'yi daha böylece tükettik... Hayırlar, uğurlar...)
Yazacaklarım var, anlatacaklarım...
Bekleyecek.
1/15/2012
** Gece Yarısı Sancısı **
Üzerimde kırmızı bir battaniye...
Kalkıp yürüyorum, ilişip bir köşesine manzaranın, uykumda benden habersiz başlamış, gökyüzünden düşen kristal tanelerini izliyorum.
Sanki süren bir rüyanın parçasıyım ve aynı zamanda yarım kalmış bir hikaye...
Kendime bir bir kar taneleri seçiyor, oradan oraya süzülerek düşüyorum.
Telefonda duyduğum ses yabancı...
Ömrümün yarısını uyuduğum bu yatak yabancı...
Yastığım...
Baş ucumdaki fotoğraf...
Kitaplarım...
Sanki onları bir yerlerden çıkaracağım...
Bir de kar kürem var...
İçinde tanışıp çok sevdiğim bir şehirden binalar...
Darmadağın odam.
Sanki taşınma hazırlığı...
Koliler eksik bir tek ve bir de başka oda hayali...
Zamanı durdurmak gibi darmadağın...
Zamanda durmak gibi...
Hiç ses yok.
Çıt çıkarmıyor gece...
Mağrur bir tebessümle susuyor yalnız.
Ben gibi.
Var bir bildiği...
Anlamışlığı...
Hissetmişliği...
Var.
Bu sessizlik ondan.
Kırmızı ağacım tüm yapraklarını döktü çoktan.
Çırılçıplak, soğuk...
Dallarında kar taneleri taşıyor şimdi...
Eriyen taneler köküne hayat...
Sokak lambalarından daha aydınlık kış...
Zihnim bomboş...
Yazısız bir tabelayım bu gece...
Akmayan hecelerim bile tıkanmıyor kıvrımlarında beynimin...
Soluksuz bir sessizlik...
Kış gibi...
Gece gibi...
Huzursuz bir sessizlik...
Uykusuz...
Şarkılar düşürüyorum aklıma...
Bir kadın yürüyor, siyah beyaz bir sonbahar sokağında...
Sesindeki keder huzurlu, piyanoda akıp giden parmaklar yalnız bırakmıyor onu...
Mırıldanmaya korkuyorum, kusursuzluğu bozma endişesiyle...
Cennetten bahsediyor bir deli düşte...
Paralel bir evrende, yine otururken böyle, aynı şeyleri düşünüyorum.
Derken saat gece yarısını vuruyor.
Bir yerlerde büyü bozuluyor, hissediyorum...
Evden uzakta olmanın sancısı, geceyi bölüyor orta yerinden...
1/09/2012
** ÜVERCİNKA **
“kuşlar toplanmış göçüyorlar
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“hiçbir şeyim yok akıp giden sokaktan başka
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“seni o kadar yakından görünce,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“hızla geçen otobüslerin ardından benzeşmek…
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“senaryocu bayanla bir bankta oturuyoruz
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“iyi anlarında sesin kalınlaşıyor.
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“baktım yeri toparlıyor ayak izleri
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“eşiklere oturmuş bir dolu insan
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
**
“fazıl hüsnü diyor ki, ne diyor fazıl hüsnü?..
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“ortaoyunumuzun dekoru bir kağıt mendil
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“ve konsolun üstünde noksan bir gümüş kutu
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“uzaklardaydın, oracıkta öbür kıtada,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“ikinci bir parıltı var senin bakışlarında
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“'kehanet' adlı kısacık bir şiir buldum
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“yürüyoruz bütünlemeye kalmış bir sessizlikte
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“iki çay söylemiştik orda, biri açık,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“uzaklara bir bakışın vardı kafeteryada
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“bir şey var, ancak makilerin orda söyleyebilirim,
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
“an ki fıskiyesi sonsuzluğun
keşke yalnız bunun için sevseydim seni”
***
"bir başına arşınlıyor bir adam mavi treni
keşke yalnız bunun için sevseydim seni."
CEMAL SÜREYA
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)


