Koyu karanlık...
Sevmediğim yağmurlar...
Son, bahar...
Siren seslerini duymuyorlar!
Tanımadığın halde bir ölünün yasını tutmak halini saçma buluyorlar...
Karalıyorlar, kötülüyorlar...
Kapitalizm! İnandırıyorlar...
***
İlkokulda öğrenmedim adını, hayır...
Evimizin salonundaydı hep resmin, hep bizimleydin!
Seni anlamak, hissetmek mühimdi...
İddia edildiği üzere sembolleştirildiğinden, putlaştırıldığından değil!
Sen inanmak istenen her şeydin, vardın, gerçektin...
Sen, hak etmediği halde bu millet ki öngörü gücünle sen de biliyordun bunu... En büyük hediyeydin...
Bak yazıyorum...
Kendi fikirlerimi... Kimseyi de karıştırmıyorum.
Sindirmeye çalışanlar var hala elbet...
"Kadınsan susacaksın", "küçüksün bilmezsin", "hak ne ki, kes sesini"ciler... Daima da olacaklar.
Sen varsın diye susmayacağım.
Seni söküp atmaya çalışmaları bundan.
Anlamıyorlar...
Anlamıyorlar...
Ben hep çocukluğuna üzülürüm mesela...
Kalbin ne çok incinmiştir ideallerin uğruna sevdiğin kadınla kavuşamadığında...
Annen öldüğünde...
Hiç sezdirmemişsin...
Nereye aktı gözyaşların...
Cümlelerin öyle ışıklı ki... O ışık altında ne çok terlemişsin kim bilir...
Bugün, düşünüyorum.
Özgürce!
El uzatanlar var, umursamıyorsam, yine seni bildim diye...
Kötü örneksin bak, başımı yakacaksın...
Konuşuyorum da zira...
Başımı yakacaksın...
Yak!
Ne dedi Nazım;
"Ben yanmasam...
Sen yanmasan... "
Kıymet bilmezler yüreğimi sızlatıyor...
Yine gözlerim dolup dolup boşalıyor...
Adınla prim yapanlar...
Uğruna kalemini satıp, "daha"nın derdine düşenler geliyor aklıma bir bir...
Biriyle aynı okulu okudum, biliyor musun?
Çocukluk hayalimdi...
Onun da aynı sıralarda oturduğunu bilmek, garipti...
"Mustafa" dedi sana...
Bana kalırsa beceremedi, anlatmayı...
Dahası... Anlamayı...
Ki zaten... Neyse.
***
Nutuk, başucumda hep... İlk çekmecemde!
Cümlelerin yanımda olsun hep diye...
Siren seslerini duymuyorum...
Gerek de yok.
Bunların hiçbirine gerek yok!
O kadar her yerdesin ve bu herkesi o kadar çıldırtıyor ki hala...
Gerek yok dahasına!
Minnettarım, her hecene...
Huzur içinde yat demeye dilim varmıyor...
- İRONİK HATUN
- Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...
11/10/2011
11/05/2011
** BİR ŞEYLER **
Daima tam ayarında kaynatırım suyu, kahve için, 100 dereceyi bulmadan, bir de soğutmaya gerek kalmadan...
2'si bir arada karışımlara taş çıkarır kahve ve süt tozu oranım, göz kararıdır...
Elimin de gözümünde ayarı yerindedir demem o ki...
Gel gör dilim, kemiksizdir, ironi ya, kemiksiz de olsa ağır gelir...
Aklımdan geçeni söylerim olduğu gibi, lakin her zaman değil.
Sabaha karşı bile dalsam uykuya, tam 7ye 5 kala uyanırım her sabah...
Bir fasıl "bu saatte işin mi yok, uyusana!" dinlerim eşten dosttan...
Günüm güzel başlar...
Sonra aklıma düşer bir bir... Sürüler dolusu şeytan... Dans ederler...
Şeytan dedimse, hinlik değil... Yanlış olmasın.
Benim bir zararım kendime... Dokunmam başka kimseye...
Dürüstlük lazım, çok iyi biri olduğumdan değil...
Dokunmaya değer görmem diye...
(Egom selam söylüyor tam burada)
Hikayeler doldururum bir sürü... Benim... Senin... Onun...
Üstüne üstüne yürürüm hep yaralarımın, yanlış yolları seçtiğim de olur.
Tam kıyısından geri dönerim, üşenmem.
Kimseyi suçlamam hiç...
En masum halimde bile, kendimde ararım suçu...
Seçimler kişiseldir diye...
İnanmasaydın, güvenmeseydin, dinlemeseydin... derim. Sevmeseydin...
Sensin sorumlusu, yükleme başkasına, kaçma, korkma!
Ne olursa olsun, sen varsan var dünya, unutma!
Yalanlar da söylerim kendime, kanmasam da, idare ettiğim olur bazen...
Herkese bunca sabırlı ve anlayışlıyken kendimi dışlayacak değilim...
Çok çalışırım... Çocukluk hayallerime tutkulu bir sadakatle bağlıyım...
Yemek de yapabiliyorum. Ama bunu insanlara pek söylemiyorum.
Hırçınımdır... Dikbaşlıyımdır...
Yanıp yanmadığımı elimi ateşe sokarak öğrenmekten yanayımdır...
Sıcakmış, tamam deyip geri durmayı da bilirim...
Anneme benzerim. Çaktırmam pek...
Kırılgan, uysal, sevgi düşkünü, merhametliyimdir...
Kendime saklar... bu yüzden beni demir sanan insanlar tarafından yara alırım hep, akıllanmam.
Duygular, zayıfların işi zannederim. Öğreniyorum hala...
Her kız çocuğu kadar değil... Sanmam...
Daha fazla düşkünüm babama... Onu da çaktırmam güya...
Ama her lafımın-sözümün ardında o, böyle yapar, böyle der, böyle bakar...
Anlatır dururum...
Kıskancımdır... Onu da çaktırmam...
Hele yukarda bahsettiğim iki kişiyi... Hiç paylaşamam.
Ama ses çıkarmam. Herkesin kendi hayatı ya... Dokunmam.
Öfkeden delirdiğim olmuştur, yine de durdurur kendimi, ses etmem işte...
Anlaşılmayı beklerim...
Çünkü inanıyorum ki, hiçbir ekstra çaba gerekmemeli mükemmel ilişki için...
Kendimi anlatmak için de anlamak için de yorulmamalıyım.
Her şey kendiliğinden olmalı.
Olmaz tabi...
Güvenmem kimseye...
Gidecek diye izin vermem hiç gelmelere...
Misafir de sevmem.
Yerleşmek istediğim ülke olarak, yatağımdan yanayım...
Yanıma almak istediğim 3 şey;
* İnternet bağlantılı bilgisayarım,
* Defterim, (kalem yanında, ayrılmaz onlar, günah!)
* Ve tabi ki telefonum!
21. yy'dan yine de nefret ediyorum...
Benim altınçağım, 18. yy. Evet, İngiltere tabi ki!
Jane Austen'e taparım...
Bu narsizmden başka bir şey değildir...
Bilirim kendimi...
Bir de çok severim... Ama çok!
Söylemem...
Ne zaman söylesem, başıma bela...
Fizikten hiç anlamam.
Islık çalamam.
Aşka her şeyden çok inanırım ama kimseyi inandıramam.
İnanmıyormuş gibi yapar, üzülürüm hep.
Korkarım...
Bazen ben de korkarım...
Mesela, yüksekten... Ne zaman uçağa binsem, yalnız... En arkada otururum tek başına!
Şans!
Ödüm kopar her kalkışta, ölürüm sanki...
Şarkılar söylerim kendime, geçer...
Doğru şarkılarla her şey geçer...
Bağlanmaktan da korkarım... Bağlanmamaktan da...
Bu konuda kafam çok karışık...
Çok düşünüp, her şeyi sorgulayan bir yarım aklım, boşanmış bir çift ebeveynim, doğdugu andan beri kendi bildiğini okumuş içinde red kit özü olduğuna inandığım bir ruhum var... Ama atım ya da köpeğim yok!
Sanırım sorun bundan kaynaklanıyor... Bulmuş olabilirim...
Evet, yine geldiler bana...
Böyle yokluyorlar arada...
Yazamıyorum eskisi gibi...
Aklım da bekleme odası gibi...
Bekliyorum.
Bekliyorum.
Bekliyorum.
Ama sandığım gibi bir aydır değil...
273 aydır bekliyorum...
Başlamak için...
Gerry de çıkıp karşıma, "Love..." demiyor, "bak bu, hayatımız, başladı bile, bekleme!"
Kimseyi içeri almıyor, biri gelsin ve beni hep biliyormuş gibi anlasın istiyorum...
Geniş omuzları da olursa benden mutlusu olmaz!
Evet, böyle.
10/31/2011
** "OL" DEDİK, OLDU! ""
Canımız sıkkın... Hem de nasıl...
Gidenimiz usulünce gitmediğinden, beklediğimiz hiç gelmediğinden...
Keyfimiz yok.
Ben üzerinde durmuyorum hala, hala sıradan. Olur diyorum, her şey olur. Herkes gider.
Yolunda gidiyorsa her şey, kıllananlardanım ben, 'vardır birşey altında nasılsa'cılardanım.
Alışkanlık...
"Evren" ile karmakarışık ilişkiler içindeyim.
***
Ayrı mı yazılmış, birleşik mi, bakmadım bile.
Öyle uzun zamandır bekliyor ve defalarca söyleyip anlatamadığımdan kendi anlasın da bari sonra elimden geleni yaptım diye huzurla devam etsin yoluna diye sabırla, ama gerçek bir sabırla, bekledim durdum...
O üzerine alınsa da, hayatımı yaşıyor olmam bu sürede, o kadar da fedakar olmadığımdan...
Şükürler olsun...
Sonunda duyduk jeton sesini.
Huzurluyuz!
Fazla iyi biriyim bazen. Bu çok kötü!
Hafifledim... Rahatladım...
Belki de böyle hissetmemeliyim.
Ama hissettirmemeliydi.
"It's not me, it's you!"
***
Benimse aklımsa başka şeyler...
Aitlik eklerini sevmem hiç adımın önündeki sıfatlarda.
Hiç sevmem.
Gel gör ki...
Ah!
"Güzelim" diyor...
İçimde bir ergen, "ben güzel miyiiiiiiiiiiiiim, ay! cidden mi..." diye eriyor...
Umarım erir biter gider ve ondan kurtuluruz!
Bu haller, bu bünyeye zararlı!
Aptal bir gülümseme suratımda...
Aslı yok, biliyorum.
Bilgi ceza, bilgi suç, taşımak ağır aga!
Bu böyle yani.
Pozitif düşünsem, sonunda yine "evren" ile samimi olacağım...
Kafa göz ona dalacağım...
Olmayacak.
Neyse!
***
Velev ki...
Canımız sıkkındı işte...
Çıkıp bağırasımız vardı bir yerlerden yukarıya...
Sesimizi duysun istedik.
Ve daha önce hiç gitmemiştik...
Giydim.
Paris'te yürüyüşe çıkar gibi çıktım Ankara Kalesi'ne!
Mutluyum!
Çok eğlendik...
Yol boyu birbirimizle dalga geçerken...
Ben arnavut kaldırımlarında topuk seslerimle... Düşmemenin haklı gururunu yaşarken...
Sürekli oradan buradan saçmalarken...
Kitabımız için heyecanlanırken...
Kapak tasarımını tartışıp, sonra hangi programa katılsak acaba diye Okan'ı, Kürşat Başar'ı yarıştırırken...
Hayallerimizle mutluyduk, tam olarak "şimdi"de!
Öncesi sonrası, olur geçer.
"Gerçek olan tek an"da rahatlamış ve mutluyduk...
30 Ekim bir kırılma günüydü...
Kaleye hayallerimizi kurtarmaya çıktık biz...
Zindanlara hapsedilip kırılıp incitilen.
Gittik, aldık, geldik!
Yolda yüzümü Mona Lisa'ya benzetti bir fotoğrafçı!
Mona Lisa el öpmeye gelsin! Demedim. :P
Hayır hayır, çok eğlendim...
National Geographic fotoğrafçısı, beni fotoğrafladı!
Sohbet ettik... Hiç ukalalık yapmadım eğlenmek için.
Çok usluydum.
Kendim gibi...
Siyah ve kırmızının uyumuna bayılmış!
İmzamı sevmiş yani...
İçten içe sevindim.
Onaylanmak güzel şey, benim için bile!
***
En güzellerinden...
Anılar biriktirdik kendimize... Sermayemiz...
Anlatacak öyküleri olan insanlarız... Biz yaşamayalım da kim yaşasın.
Can'ımız da yanacak, kalbimiz de kırılacak...
Hayallerimiz incinecek bazen...
Ama...
Tek bir kelime, ama, yalanlayacak ardını hemen, önümüze baktıracak...
Ama keyifli günlerimiz, kahramanlarımız, var!
***
Ankara ile vedalaşma günü olur dedim ben ama...
Daha var.
10/27/2011
masal...
Bir varmış bir yokmuş...
Kırmızı Gözlüklü bi' kız varmış...
Bi' de...
Kırmızı şemsiyeli bi' adam...
Ama birbirlerinden haberleri yokmuş...
Küresel ısınma olmasa belki de hiç olmazmış...
Ama gün içinde değişik seyreden hava koşulları belki olmazı olur yapar...
Belki bir gün, karşılaşırlarmış...
Sonra...
Bu kadar.
10/26/2011
** BELKİ ŞEHRE BİR FİLM GELİR... **
Hiçbir cümle doğru ve yerinde gelmiyor bazen...
Eksik kalıyor, yetmiyor... Ya da çok fazla yüklüyor, çok...
Konuşmadan anlamak, aynı yaraya kanamak, farklı damarlarda oluk oluk...
İlaçsız, çaresiz... Sessiz...
Hani ateşler içindeki bir hastanın ateşini düşürememek bir türlü...
Kıvranırken gözünüzün önünde...
Başucundan ayrılmamak yine de... Belki yollar, belki yıllar öteden bile!
Birlikte gülmek, hep yaptığımız iş... Birlikte ağlamak da öyle...
Sükunetle bekleyebilmek bizdeki... Sakince...
Kanasın, kanasın, kanasın diye... Tüm zehir akana kadar.
Yaralarımızı da birlikte genişletiriz, kapansın, iyileşsin diye, elele...
Öyle.
Büyümek sancılı zira. Tek başına çekilir dert değil.
Anlatmaya hazırlandığım uzun bir hikaye var şimdi. 3 genç kızın paylaştığı... Fazla hızlı anlıyor, kavrıyor genelde pek sevilmiyorlar... Üçü de sivri dilli, aslında her şeyleri fazlaca sivri... Bu yüzden çok yoruluyor ama kendilerine asla ihanet etmiyorlar. Egolarına yenilmiyorlar ve bu çileden çıkarıyor etraflarındaki herkesi... Sırtlarında daimi bıçak yaraları... İzlerini yarıştırıp eğleniyorlar... Her şey geçiyor sonuçta. Her şey!
Duyuyor musun?!
Her şey...
Ayrı yazılıyor bak! Ayrılıklar da geçiyor. Garip.
Aşk incitemiyor artık kimseyi, insanlar korkak çünkü. Biz inciniyorsak eğer, hala şansımız var demektir.
O kadar kaybolmamışız demektir.
O kadar yitirmemişiz... Hayattan...
Bırak kırılsın kalbin.
Darmadağın olsun.
"Olsun! Zaten aşklar, hep böyle..."
Cebimizdeki son parayla bilet alalım! 29'unda Ankara'da!
Bağıra bağıra söylerken şarkılarını ve ağlarken ince ince...
Üstüne bir soğuk bira, geçsin gitsin ne varsa...
Daha başlamadık bile yaşamaya...
Hayalkırıklıkları yanımıza kar!
Ben sermaye olarak kullanıyorum, hikayelerimde gerçekten iyi kurgulanmış kötü karakterlere de ihtiyacım olacak...
Sen insan sarrafı olmak zorundasın! Yalanı, yalancıyı hep ayırmak... Ve en beteri olmak... Çünkü çok başarılı olacaksın, başka bir ihtimal yok!...
Her ne olup bitiyorsa... Bak bitiyor sonunda...
Dizlerimiz kanaya kanaya öğrendik yürümeyi...
Zaten adın gibi bildiğin her şeyi sıralıyorsam bir bir şimdi, bana kafa at diye değil!
Kendi kendine sesli söylemiş ol, okurken diye...
Hatırlamak da güzel çünkü...
Her şey gibi...
Ve en çok da, nasıl sevildiğini...
Eksik kalıyor, yetmiyor... Ya da çok fazla yüklüyor, çok...
Konuşmadan anlamak, aynı yaraya kanamak, farklı damarlarda oluk oluk...
İlaçsız, çaresiz... Sessiz...
Hani ateşler içindeki bir hastanın ateşini düşürememek bir türlü...
Kıvranırken gözünüzün önünde...
Başucundan ayrılmamak yine de... Belki yollar, belki yıllar öteden bile!
Birlikte gülmek, hep yaptığımız iş... Birlikte ağlamak da öyle...
Sükunetle bekleyebilmek bizdeki... Sakince...
Kanasın, kanasın, kanasın diye... Tüm zehir akana kadar.
Yaralarımızı da birlikte genişletiriz, kapansın, iyileşsin diye, elele...
Öyle.
Büyümek sancılı zira. Tek başına çekilir dert değil.
Anlatmaya hazırlandığım uzun bir hikaye var şimdi. 3 genç kızın paylaştığı... Fazla hızlı anlıyor, kavrıyor genelde pek sevilmiyorlar... Üçü de sivri dilli, aslında her şeyleri fazlaca sivri... Bu yüzden çok yoruluyor ama kendilerine asla ihanet etmiyorlar. Egolarına yenilmiyorlar ve bu çileden çıkarıyor etraflarındaki herkesi... Sırtlarında daimi bıçak yaraları... İzlerini yarıştırıp eğleniyorlar... Her şey geçiyor sonuçta. Her şey!
Duyuyor musun?!
Her şey...
Ayrı yazılıyor bak! Ayrılıklar da geçiyor. Garip.
Aşk incitemiyor artık kimseyi, insanlar korkak çünkü. Biz inciniyorsak eğer, hala şansımız var demektir.
O kadar kaybolmamışız demektir.
O kadar yitirmemişiz... Hayattan...
Bırak kırılsın kalbin.
Darmadağın olsun.
"Olsun! Zaten aşklar, hep böyle..."
Cebimizdeki son parayla bilet alalım! 29'unda Ankara'da!
Bağıra bağıra söylerken şarkılarını ve ağlarken ince ince...
Üstüne bir soğuk bira, geçsin gitsin ne varsa...
Daha başlamadık bile yaşamaya...
Hayalkırıklıkları yanımıza kar!
Ben sermaye olarak kullanıyorum, hikayelerimde gerçekten iyi kurgulanmış kötü karakterlere de ihtiyacım olacak...
Sen insan sarrafı olmak zorundasın! Yalanı, yalancıyı hep ayırmak... Ve en beteri olmak... Çünkü çok başarılı olacaksın, başka bir ihtimal yok!...
Her ne olup bitiyorsa... Bak bitiyor sonunda...
Dizlerimiz kanaya kanaya öğrendik yürümeyi...
Zaten adın gibi bildiğin her şeyi sıralıyorsam bir bir şimdi, bana kafa at diye değil!
Kendi kendine sesli söylemiş ol, okurken diye...
Hatırlamak da güzel çünkü...
Her şey gibi...
Ve en çok da, nasıl sevildiğini...
10/21/2011
ARDA KAL/AN
Daima nasılsa öyle aslında... Farkına varabilirsen ne ala...
Ama ya varamazsan... Uçup giderse zaman...
Kaybedersen hep...
Bir tek an, yeter mi sana?!
Bir filmde diyordu ki esas oğlan; “ ve bildiğim, alıştığım hayat değişti, bundan sonra hiçbir şey eskisi gibi olmayacak... “ Daha ideal bir ilan-ı aşk düşleyemiyorum.
Hayallerimin cümlelerini duyduğum filmleri seviyorum. Hayallerime ait cümleleri sevdiğim filmlerde duymayı da...
Cümleler, güçlüdür... Duygular kadar!
Bir Gün'e de, mutlaka bir neden lazımsa, bu yüzden... O cümlelerden... Aşık oldum.
Dexter babasına sorduğunda; “ On yıldır onsuz nasıl yaşıyorsun?” diye... ve babası “o hep varmış gibi...” şeklinde yanıtlarken onu... Burada anlatılanı bir türlü anlayamayan bir adamın hayat yolculuğunu izliyor ve daha 20lerinde bir genç kadının farkındalığı ile ağlıyorduk, tüm salon...“ Bir gün, elimizde olan... Bunu yaşadık, bir günümüz var artık, yeter, bu da yeter...”
Her yıl 15 Temmuz ile kesişen yolların bir türlü kavuşamıyor oluşuna sinirlenirken, sevginin aslına, derinine dair uzun uzun düşündürdü film. Öyle kuvvetli bir metindi ki karşıdaki, bir yönetmen filmi değildi izlediğimiz. Her saniyede anlayabiliyorsunuz bunu... Bir Gün, doğal olarak, ‘bir David Nicholl filmi' olmuş...
Karakterler, fiziksel ve ruhsal olarak sürekli değişiyor, sürekli gelişiyor, Anne Hathaway ve Jim Sturgess ise rollerinin hakkını fazla fazla veriyorlar. Yalnız onları izlemek bile bu filme gitmek için şahane bir mazeret!
Her şeyi bir hızla tüketmeye programlandığımız bu yüzyılda, sevgiyi bu derece derin işlemiş bir filmle cennette gibi geçiriyorsunuz akan süreyi... Hayatın alışılmış dramaları ile sınanarak büyüyen bu iki karakter 20 yıl boyunca bir zaman tünelindeymişçesine dolaşıyorlar... Kimi an birbirlerine, kimi an yolda rastgele karşılarına çıkan kimselere... Karışıyorlar... Onların yolu her ayrıldığında, kalbiniz bir kez daha sızlıyor... Öldürücü darbe henüz vurmasa da...Bana kalırsa, City of Angels ardından zaten yasaklanmalıydı bu ani bisiklet kazaları...
Yine de ışık gibi; bu savunmasız, güvensiz dünya düzenine, “her an her şey olur”lara... Uyanma çağrısı gibi adeta... Sahip çık diyor, hani o “abi seviyorsan, git konuş bence!” gibi... Tut işte, bırakma diyor... Oyalanma, tüketme zamanını... Bir romantik dram için muhteşem bir zamanlamayla geliyor üstelik... Hevesi kursağınızda kalmıyor hiçbir aksak hikayenin...
Finalde, ıslak gözlerinizle, anlamaktan yorgun otururken öyle, muhteşem bir sahne karşılıyor sizi... Hani afişteki! Bir tek öpücük ve işte orada, ölüm korkusunun, endişenin, gerçeğinin ardında... Açılıyor kapılar; başka birine ait olmaya... Bir bütün olmaya... Bir tek an ile... Yetiyor da!
Sonuçta... Bir gün, kalan yalnızca elde avuçta... Bir gün, dünden yarına... Bir tek gün... Uyanmak bir başka kalp atışıyla daha önce hiç bilmediğin bir dünyaya...
10/17/2011
** HALA ASIL KONUYA GELMİŞ DEĞİLİM **
Bir derin nefes almak ve vermek zamanı kadar bir süre...
Ancak o kadar olmuş olabilir üç hafta değil... Değil...
Sanki kilometrelerce yürümüş gibiyim... Oysa yatağımdan dışarı çıkmadım çoğu zaman... Her yer köpek balığı, çıkamazdım... ( Bu benzetmemi yeryüzünde bir tek kişi biliyor mesela, bunu seviyorum... )
İfadelerim şaşırıyor, ne desem bilemiyorum, anlatacak, "anlam"landıracak cümlelerim kaybolmuş, saklanmış...
12 yaşında böyle hissettirmemişti... Zorlanmamıştım bu kadar karar verirken. Kolaydı bir şekilde...
Gençlik!
Şimdi yine biliyorum adım gibi, bundan on yıl sonra nerede olmak istediğimi, nerede olacağımı... Tüm ihtimalleriyle... Bu iyi, "bu/ğu" iyi...
Her şeyi ama her şeyi içime attım bunca gün... Biriktirdim sanki... Dikkatimi dağıtmasınlar diye...
Ne istediğimi biliyorum şimdi, cümlelerim nereye gidecek biliyorum.
Mesela artık başlıyorum, cidden... İlk cümlesi hazır bile... Hatta birden fazla "ilk cümle"ye sahip sevgili kitabım, kitabımız... Üç arkadaşız zira, kalem bende olsa da! Ah... Bana çok iyi davranmak zorundalar... Gerçi birinin avukat, diğerinin de istediğinde tam bir baş belası olduğu gerçeğini aklımda tutarsam sürekli, uslu olabilirim daima! Ama kimi kandırıyorum ki, birbirimizi bunca seviyorsak, sınır tanımayışımızdan, bağıra çağıra kendi yollarımızı bulduğumuzdan... Öyle bir hikaye anlatacağım ki, asalarımız olmasa da ortalığı sallayacak... Birimiz alnında şimşek şeklinde yara izine de sahip değil ama kalplerimiz var... Göreceksiniz... Kağıt kesiği diye geçiştirdiğimiz sıyrık(!)lar, nasıl da ölümcülmüş... Sonradan fark etmiş de oralı olmamışız yine, hayat devam etmiş... Falan filan...
Sonra, gidiyorum, evet gidiyorum... Hatta sabırsızlıkla geçsin aylar diye bekliyorum, başlasın artık hayatım! Çok koşayım, çok yorulayım... Yatağa girdiğimde gece, sabaha karşı hatta bazen... Yastığa düşmeden, düşlerde kaybolayım... Bir kaç saat sonra yine tüm enerjimle, küfrederek ama mutlu uyanayım, çok seveyim işimi! Belki uzun bir süre başka hiçbir şeyim olmasın ama yetsin... Dostlarımın yakınımda oluşu yetsin... Telefonlarla avunmayalım artık, kendimi bir yanlarında bulayım iş çıkışları...
Tabii yine İrlanda'ya kaçma planları yapayım... Daima sürsün... Bir gün biri beni kaçırana dek oraya... Girip aklıma, kanıma...
Ben son 3 haftada...
Köpekbalıklarından korkmamak dışında, onları sevmeyi öğrendim... Adamı terk ettim diyemem ya, güvenle huzurla bırakabileceğimi fark ettim... Cennetimde sıkıldığımı... Cehennemimin hakkını verdiğimden orda da sıcaktan çok bunaldığımı anladım. Teoman şarkıları ve onları birlikte dinlediğim insanların yardımıyla... Farkında bile olmasalar da hatta!
Kahraman da kahraman dedim durdum... Sırf biri de beni kurtarsın diye hayatımdaki insanları kurtarmaya çalışmaktan yoruldum... Salağımdır zira! Cidden! En iddialılarından hatta bazen... Ki şarkı söylemek dışında iddiasız yaptığım iş yok. Gün gelir o konuda da güvenirsem kendime, yan dünya!
Demem o ki...
Yalnızım diye sızlanıp durduğum her an için... Beni inatla yalancı çıkardılar. Hem de hiç farkında olmadan... Çünkü olsun diye değil, hali hazırda öyle olduklarından...
Sevgili kahramanlarım! Sizi bir gün uzun uzun, cümlelerce anlatacağım... Yazarken, karakter yaratmak için çıldırmama gerek kalmayacak... İyi ki! İyi ki... Ömrümdesiniz... Bıraktığınız her iz, hazine gibi!
Belki aşk yok henüz hayatımda... Belki Mr. Darcy karizmasına sahip olsa bile sırf eğlenmek için kirpiklerine rimel sürmeme izin verecek biri yok cidden... Olsun. Bir gün, çıkar gelir bir yerden. Acelesi yok.
Hem zaten... Neyse!
Şimdi paylaşmak istediğim bir şey var ki...
Mutluysam, iyi ki varsınız diye!
Son bir aydır, karın ağrısı olduğumun farkındayım!
Pişman değilim.
Her halimi çekmenize aşığım. Her halinizi çekmeye aşık olduğum kadar...
İyi ki! Varsınız...
Teoman müziğe dönsün ya da dönmesin... Hayatla başa çıkmanın bi' yolunu bulurum.
Ama "olmadan olmaz"larım var. Sabancı'dan zenginim. NET!
Ancak o kadar olmuş olabilir üç hafta değil... Değil...
Sanki kilometrelerce yürümüş gibiyim... Oysa yatağımdan dışarı çıkmadım çoğu zaman... Her yer köpek balığı, çıkamazdım... ( Bu benzetmemi yeryüzünde bir tek kişi biliyor mesela, bunu seviyorum... )
İfadelerim şaşırıyor, ne desem bilemiyorum, anlatacak, "anlam"landıracak cümlelerim kaybolmuş, saklanmış...
12 yaşında böyle hissettirmemişti... Zorlanmamıştım bu kadar karar verirken. Kolaydı bir şekilde...
Gençlik!
Şimdi yine biliyorum adım gibi, bundan on yıl sonra nerede olmak istediğimi, nerede olacağımı... Tüm ihtimalleriyle... Bu iyi, "bu/ğu" iyi...
Her şeyi ama her şeyi içime attım bunca gün... Biriktirdim sanki... Dikkatimi dağıtmasınlar diye...
Ne istediğimi biliyorum şimdi, cümlelerim nereye gidecek biliyorum.
Mesela artık başlıyorum, cidden... İlk cümlesi hazır bile... Hatta birden fazla "ilk cümle"ye sahip sevgili kitabım, kitabımız... Üç arkadaşız zira, kalem bende olsa da! Ah... Bana çok iyi davranmak zorundalar... Gerçi birinin avukat, diğerinin de istediğinde tam bir baş belası olduğu gerçeğini aklımda tutarsam sürekli, uslu olabilirim daima! Ama kimi kandırıyorum ki, birbirimizi bunca seviyorsak, sınır tanımayışımızdan, bağıra çağıra kendi yollarımızı bulduğumuzdan... Öyle bir hikaye anlatacağım ki, asalarımız olmasa da ortalığı sallayacak... Birimiz alnında şimşek şeklinde yara izine de sahip değil ama kalplerimiz var... Göreceksiniz... Kağıt kesiği diye geçiştirdiğimiz sıyrık(!)lar, nasıl da ölümcülmüş... Sonradan fark etmiş de oralı olmamışız yine, hayat devam etmiş... Falan filan...
Sonra, gidiyorum, evet gidiyorum... Hatta sabırsızlıkla geçsin aylar diye bekliyorum, başlasın artık hayatım! Çok koşayım, çok yorulayım... Yatağa girdiğimde gece, sabaha karşı hatta bazen... Yastığa düşmeden, düşlerde kaybolayım... Bir kaç saat sonra yine tüm enerjimle, küfrederek ama mutlu uyanayım, çok seveyim işimi! Belki uzun bir süre başka hiçbir şeyim olmasın ama yetsin... Dostlarımın yakınımda oluşu yetsin... Telefonlarla avunmayalım artık, kendimi bir yanlarında bulayım iş çıkışları...
Tabii yine İrlanda'ya kaçma planları yapayım... Daima sürsün... Bir gün biri beni kaçırana dek oraya... Girip aklıma, kanıma...
Ben son 3 haftada...
Köpekbalıklarından korkmamak dışında, onları sevmeyi öğrendim... Adamı terk ettim diyemem ya, güvenle huzurla bırakabileceğimi fark ettim... Cennetimde sıkıldığımı... Cehennemimin hakkını verdiğimden orda da sıcaktan çok bunaldığımı anladım. Teoman şarkıları ve onları birlikte dinlediğim insanların yardımıyla... Farkında bile olmasalar da hatta!
Kahraman da kahraman dedim durdum... Sırf biri de beni kurtarsın diye hayatımdaki insanları kurtarmaya çalışmaktan yoruldum... Salağımdır zira! Cidden! En iddialılarından hatta bazen... Ki şarkı söylemek dışında iddiasız yaptığım iş yok. Gün gelir o konuda da güvenirsem kendime, yan dünya!
Demem o ki...
Yalnızım diye sızlanıp durduğum her an için... Beni inatla yalancı çıkardılar. Hem de hiç farkında olmadan... Çünkü olsun diye değil, hali hazırda öyle olduklarından...
Sevgili kahramanlarım! Sizi bir gün uzun uzun, cümlelerce anlatacağım... Yazarken, karakter yaratmak için çıldırmama gerek kalmayacak... İyi ki! İyi ki... Ömrümdesiniz... Bıraktığınız her iz, hazine gibi!
Belki aşk yok henüz hayatımda... Belki Mr. Darcy karizmasına sahip olsa bile sırf eğlenmek için kirpiklerine rimel sürmeme izin verecek biri yok cidden... Olsun. Bir gün, çıkar gelir bir yerden. Acelesi yok.
Hem zaten... Neyse!
Şimdi paylaşmak istediğim bir şey var ki...
Mutluysam, iyi ki varsınız diye!
Son bir aydır, karın ağrısı olduğumun farkındayım!
Pişman değilim.
Her halimi çekmenize aşığım. Her halinizi çekmeye aşık olduğum kadar...
İyi ki! Varsınız...
Teoman müziğe dönsün ya da dönmesin... Hayatla başa çıkmanın bi' yolunu bulurum.
Ama "olmadan olmaz"larım var. Sabancı'dan zenginim. NET!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)



