Fotoğrafım
Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...

10/12/2011

** SERBEST ÇAĞRIŞIM **

Başucuma kahvemi koydum, uyanır uyanmaz bu sabah. Kokmuyor... 
Dışarıda deli yağmurlar, gökyüzünden yeryüzüne tek bir nokta yok kuru kalan. Duyulmuyor...
Toprağa gömdüğüm gidenlerim... Değerinden çok ederini göstermiş, bir derin nefesle, anlayışla, sakin uğurlanmış gidenlerim... Ağlatmıyor.
Heyecanlandırmıyor aşk ihtimalleri... Heyecanlandırmıyor!


Karşısına dikiliyorum bu tepkisiz ifadelerimin, bağırıyorum nefesim kesilene kadar, sarsıyorum, oralı olan yok. 
Sonbahar, iliklerime kadar... İçimde solup giden herkese veda ediyorum.


Sonra bu haller de geçecek...


Ardımda bu çok sevdiğim gri şehri bırakıyorum, kalbim kendini korumaya alıyor sanki. 
Ankara bana hiç gri gelmedi... 
Bir çocukluk yarası... Açılır gibi yeniden...
İlk defa ayrıldığımda bu şehirden dokuzdu yaşım ve aylarca kendi kendime ağlamıştım uyumadan önce her gece özlemekten... 
Şehir değil insanlardır diyorlar... Ben şehirleri seviyor, öyle koyuyorum içine sevdiğim insanları. Şehirler diyorum, aslında hep şehirler...
Beni tanıyan herkes, İstanbul diyor, buralar dar gelir sana... Bir bak, boğulursun... Haklılar. Biliyorum.
Yine de, ne olursa olsun sevmek ya, her şeyiyle... Hep ondan. 


Günlerdir yaz/a/madım tek bir satır. O kadar cümlesiz, o kadar halsiz, o kadar tepkisizdim ki... Öyle şiddetli sustum ki, içimde yer yerinden oynarken... 
Cenindim sanki, yatağım ana rahmi... Sığındım... Ve yağdı... Hep yağmur yağdı, ben susarken. 
Beynimin içinde şarkılar söyledi Ortaçgil, "Dinle yağmuru dinle..." 
Dinledim. Dinlendim. İyiyim.


Sanki bir karabasan içinde sesimi duyuramaz gibi geçen iki hafta, yalnız kararsızlıktan ya... Şaşırdım kendime. 
Nankörlük yapma dedim, bak, önünde duran ve seçim yapamadığın yollara bak ve ışıl ışıl her biri... Bak! dedim... Sen yaptın her birini... Karışma. Hepsi senin emeğin. Bak! Çocukluk hayalinin bittiği yerdesin, kazandın! 
Hani o çok beklediğiniz ve bir yandan da hiç gelmeyecek gibi duran zamanlar, ödüller vardır ya hani, sunucu adınızı söylediğinde suratınızda bir aptal ifade, sahneye çıkmak yerine kaçmak istersiniz önce... Oradaydım... 
Araf gibi... 
Bana kalırsa arafta olmaktansa cehennemi tercih ederim. Şu halde konusu açılmışken araf cehennem, sanırım ötesi yok diyebilirim...


Şehirle vedalaşıyorum şimdi yavaş yavaş... Her kaldırım taşına bir kere daha bakıyorum, canımın içi her arkadaşıma daha çok vakit ayırıyorum. Öyle uzun zaman ihmal ettim ki sohbeti kıymetli, ilaç, dostlarımı bir hiç uğruna... Kayıp zaman saymasam da, sonradan duyduklarıma rağmen, üzülmedim diyemem. Daha bir büyüdü yüreğim sanki yediği son kazıkla. Korkarım vampir olamayacağım, kazık beni öldürebilen bir şey değil. 
Daha sıkı sarılıyorum sevdiğim herkese, her şeye... Daha cesur adım atıyorum.
Botanik'e hala gitmedim. Atakule'ye çıkmadım daha. Ama hep gitmek istediğim bir iki kafeyi çıkardım aradan. Daha önce gitmediğime pişman da olmadım. 
Tanımadığım, bilmediğim sokaklarında dolaşıyorum daha fazla. Ya hiç bırakamazsam, yeniden çok seversem diye korkmadan... Seversem, sevgi geride kalmaz ki... Nereye gidersen git, gelir ardından. Ben tüm sevgilerimi böyle büyütmedim mi yıllarca...
Aslımdan saklandığım 4 yıldan sonra... Kökler seninle gelir, anladım. Hem "insanın kökü de olur, kanatları da..."


İlk kez kendim karar veriyorum iki şehir arasında... Şimdiye kadar bana sorulmadı bile, buna hiç hazırlanmamıştım. Yumuşak karnıma denk geldi belki ondan bu sancı... Bir bakıyorum da, benim dışımda beni de ilgilendiren bir karar alınmışsa şayet hayatım boyunca, bir bu belki. Şimdi daha iyi anlıyorum annemi de babamı da, tüm yükü omuzlarıma bırakmak değildi yaptıkları, hayatımı bana veriyorlardı... Bakıyorum da, çalışmadığım tek yerden soru gelince nasıl da zorlandım. Gerçi, egoları, yoksunluk sendromları yüzünden ukala diyecek bir sürü insan tanıyor olsam da şunu söylemeliyim... Zorlandığım bile 3 gün, geçti yine sonra. 
Rahatsızlık verecek ölçüde bir özgüven sahibi olabilirim. Ama bunun zararı nerde bir türlü anlamıyorum. Yani, kendisiyle bir türlü barışamayan, yalanlarıyla kendi gözlerini boyayan insanları biraz huzursuz ediyor olması dışında...


Dün biri bir şey söyledi, "yalnız kalırsın..." Düşündüm üzerine, öncelikle aramızda ortak bir dille, farklı gezegenlerde dahi olsak yine de her daim omuz omuza, başımız azıcık düşecek olsa, ışık hızını bile şaşkınlığa uğratacak bir süratle birarada olabildiğimiz bir kaç kişiyiz biz. Haliyle bu tez çürüdü ama... Yine de düşündüm ve kendi bencilliğiyle, kıskançlığıyla, yenemediği için çirkefleşen ve dışlayan ruhuyla, kendi gibi yapamazsa ötekileştiren biri... Yanımda olsa ne, olmasa ne...
Yani geçelim oraları...
Hem bu yalnızlık korkusu niye?! Hey, yalnızız! Ölecek kadar hem de! Daima bu böyle. En kalabalık anda, en sevdiğiniz insan tutarken elinizden... Sadece daha da, yalnızsınız!
Bunca şarkı, bunca şiir, yakarış hepsi, hep bundan.
Biz, ki burdaki bizin içindeki herkes bilir kendini, barıştık bunlarla, ego dediğinle savaşmayacaksın, o bir uysal çocuk, yalnızca biraz sevgi arsızı... Yola geliyor yani. Hem yolda onunla yürümeyi öğrendiğinde, cennet gibi dünya. Kendini inkar edersen, yalnız kalırsın! BİZ, yalnız değiliz mesela... ( Tam bu cümlenin ardından bağırıyor bak içimden; nabeeeeeeeeeeeer, şapşaaaaaaaal?! diye, sus diyorum, çok ayıp, anlıyor, susuyor... )


İçimde biriktirdiklerim bunlar değildi, alakası yoktu hatta... Bunlar öylesine gelip düşenler ekrana... Anlatacaklarım aslında çok başka... Güzel hikayelerim var... Mutluyum. 
Bir zaman sonra çok daha fazlası olacak! Heyecanlıyım. 
Kahvemden son yudumu aldım... Odam mis gibi kahve kokusu... 
Yağmur yavaşlıyor... Usul usul duyuyorum nasıl da pencereme dokunduğunu...
Toprak, her şeyi güzelleştiriyor sanki... Onca ziyan ardından yayılan yalnızca mis gibi bir koku...
Aşk...
"Aşk sevdiğim şehirler gibidir..."

10/01/2011

** EKİM! **

Eylül, bitti. 
Üşür gibiyim şimdi balkonda. Bitki çayıyla ısıtıyorum kendimi. Ellerim titriyor. Ama bu, bana vücudumun, "kahveyi bırak!" çığlığı, havayla ilgisi yok.
Dün gece ölüyorum sandım. Yeni hayatına alışmaya çalışan ve bu sırada çok fena sınanan kalbime üç sade kahve ile eşlik etmemeliydim... Bunu, bu sabah anlamış olmak yine de önemli. Büyük kararlar hep ertesi sabah alınır zaten.
Dün sabah, hava aydınlanmıştı şehre girerken. Kulağımda sevdiğim bir tango... Uyandım. Gözlerimi açtığım an otobüsün camına vurmaya başladı yağmur damlaları. Şiddetini izledim. Bir çok şeyi hatırlatıyordu... Eylül, bitiyordu! 
Her yer buğulandı sonra... Bu şehir, beni çok  yoracak ama çok sevecek, dedim. Sevginin yormayanına rastlamak zaten zor!
Bu eylül, diğer tüm eylülleri temize çekti ömrümde. Teşekkür ederim, binlerce kere. Bu eylül, diğer hiçbir eylül büyüyemediğim kadar büyümüşüm. Çok fazla şey olmuş bu eylül... Çok fazla şey öğrenmişim. Aynı kalmış bazen de hep, inatla!
Yine çok sevmiş, sevilmemiş, seçilmemişim... 
Yine çok sevilmiş, sevmemiş, seçmemişim.
Arafmış her şey, yine bazen...
Hayatmış!
Olurmuş...
Olsunmuş!
Kendimden nefret edecek kadar cesurmuşum. Umrumda değilmiş hiç, daima bildiğimi okurmuşum.
Damarıma basıldı bu eylül! En çok dün. 
Ayaklanmışım. 


***


Dedim ki kendime, düzenini kuruyorsun, kur. Kararlar veriyorsun, ver. Planlar yapıyor ve bunu çok seviyorsun. Bu senin güvenli bölgen, peki tamam. Ama bir telefon çalıp her şeyi değiştirebilir. Sakin ol, önemli değil. Zaten hiçbir planına uymuyorsun adamakıllı... Ajandan üzeri çizilmiş ertelemelerle dolu ve bak, Halil Sezai şehrine geliyor ve sen gidip bilet almıyorsun dedim. Sen de biliyorsun, o telefon çalacak. Sakin ol...
Çaldı.


Şimdi bir başka şehirde güneş doğuyor... Artık eylül değil. Hiçbir eylül, büyük harfle başlamıyor... Geriye bakmadan yürümeyi öğreniyorum. Ekimi de eylül kadar sevebileceğimi farkediyorum. Takvim yapraklarına sarmamalıyım kalbimi, sıkışıyor.
Eylül, büyülüdür, ayrı... Ama büyücü olduğunu öğrendiğinde, eylüle gerek kalmıyor. Gelmeyecek olanı çağırıp durmanın faydasızlığı, büyüsü eylülün. 
Eylülün gidişini ve içinde geçen her şeyi mutlulukla uğurluyorum şimdi. Ardımda hepsi, geçti!
Ekimi çok seveceğim bu sabah. Mucizeler olacak yine. O stüdyonun koridorlarında emeklemeden koşmaya başlayacağım, hep nasıl yaptımsa, yine! Çok yorulacağım. Aklım hep diğerinde takılacak bir zaman... İnsan kusuru. Oralı olmayacağım. 
Sonra gelecek, bunca zaman beklediğim her şey nasıl gelmekteyse bir bir o da gelecek. Her şeye rağmen beklediğim ve azıyla hiç yetinmediğim... ( Alkollü iddialarım sayılmaz, o zamanlarda 9. birayı da içebilirim diyorum ama 8. ye bile gelemem. Gelmem. )
Beni bulduğunda, hiç yormadan "nerede kaldın"larla "bak nelerle uğraşıyorum, çok sıkıldım"larla... Sarılıp sıkı sıkı, "hoş geldin" diyecek, ıslık çalamadığım kadar çok sevebildiğimi göstereceğim. 
En son dramayı eylüle gömüp, bu cümlenin kırıp dökeceği çok fazla vazo* olsa da "sikerler!" kafasına ulaşmış bulunuyorum. 
"Çok fazla karar aldım" sabahına uyanmadım ben bugün, uyandığım an ikinci bir defa düşünmeden harekete geçtim. Karar alma çabalarıyla yoramam bir de kendimi, ne olursa olsun yaparım olması gerekeni. Her şey, geçer. Anne, boynuz kulağı geçiyor mu dersin...
Dün fazla karışıktı her şey, fazla yeni, fazla üst üste... Ben afallamış, şaşkın, ne yapsa bilemez çocuk... "İyi akşamlar", "Hoşçakalın"lara karıştı... Eylül işte! Bitti, gitti... Ben de "-dan sonra"lı cümlelerimi öldürdüm. Eyleme geçmeliydi. 
Tüm karmaşaları eylülde bıraktım şimdi. "Bir sabah pişmanlığı hikayesi" düzenine son veriyorum. Midemdeki son yumruk bu. 
Teoman'ın "Yağmur"unu söyleyip duruyorum içimden. Nakaratın ilk cümlesi, "hiç değişmeyeceksin Buğu!" diye bağırıyor içimde ben gülümserken... Uğrayıp şöyle bir, içinde hiç kimsenin geçmediği şarkılara yürüyorum. 
An itibariyle tüm ilan-ı aşklarından arınmış, savruk ve "ya tutarsa" ile temellenen eylemler sahibi ruhumu sarstım ve "yürü lan!" dedim ona. Hatun, candır! Kendimi özlemişim. 
Ve can, çok sevdiğim bir yalandır.
Öperim!

9/28/2011

" Ölüm gibi bir şeydi... Ama kimse ölmedi. "

Gitti.

Kal, demedim.

Desem de kalmazdı belki.

Cümlelerim yetmediğinde, ölürüm, diye...

Bencilce...

Kal, demedim.

Gitti.

9/25/2011

Söylemek istediklerimi, söyleyemem bazen...
Boğazımda düğüm, düğüm... İçim burkulur. Ölebilirim hatta ama söyleyemem...


Hayaller kurarım öyle sessiz sakin, kimse bilmediğinden, kimsesiz...


Ah!... 


Zamanı durduruyorum o anda. 
Kalsın öylece, askıda. 
Tam gözlüklerini çıkardığın yerde, gün batmış, güneş yormazken... 
Yine de aydınlık üzerinde... 
Gördüğüm en güzel kahverengi ki kahveyi bile daha fazla sevdiren. 
Kimse bilmez. 
Kimseye söylemem... 


Ama işte... Bu kez... Söylemezsem... Gidersen... 


Gitme!


Desem sana... 


Kalsak öylece...


Sakin, huzurlu, o anda... 


Bir fotoğrafımız bile yokken onca yıldan sonra, gitmemelisin aslında. 


Korkarım hiç sesli söyleyemeyeceğim bunları... 


Sen gideceksin... 


Yılların ardından karşılaşacağız... 


İkimizde olabileceğinin en iyisi. Dahası aslında, muhtemelen.


Ama işte. Ayrı...


İçten içe, hiç sinmeyecek içime... 

9/05/2011

** MR. & MRS. ASSHOLE **


Hiç...
Hiçbir şey kalmayacak geriye... 
Tek bir his bile.

Adım gibi bildiğim ve anlatmak için bir türlü doğru yolu bulamadığım ne varsa izledim bugün.
Hala kararmamışken dünya.
Perfect Sense...
Başladığı andan son sahneye kadar gözlerimi kocaman açıp izlediğim film.
Masum masum kafa sallamadığım tek bir sahnesi olmayan...
Bütün salon "çift" iken, "tek" izlediğim film...
Bu filmi tek başına izlemek zannediyorum yürek ister.
Anlatısını kaldırmak ağır. 

Yalnız öleceğiz.
Ve...
Bundan ölecek kadar korkuyoruz.
Böyle.
Ama bunu zaten bildiğinizde "o kadar da" acıtmıyor. 

***


Koku...
Tat...
Duyma...
Görme...
Gittiğinde... 
Geride kalan her şey hayat.
Hep kalan ne varsa o.
Yine de devam ediyor, hayat!
Yalnız değilsen. 
Paylaşmadıkça değeri yok.
Eğer karanlıksa dünya, yanağınızdan akan yaş bir diğerine karışmalı...
Son sahnede ben bu yüzden ağladım. 
Kimseye karışmadan. 
Bir zaman anlatmaya çalıştım birine tüm bunları, anlamadı. 
Sonra kahraman sandım kendimi, birine tek bir kişiye bile anlatabilirsem ona da ulaşırım sandım.
Dünya böyle dönmüyor.
Kimse "o" değil diye, hep eğreti durdu anlatılarım.
Sonra bir akşamüzeri, aniden...
Vazgeçtim. 
Bir şeyler o an değişti, hissettim.
Belki de dağınık bırakmalı bazen.
Öğrendim.
Ama konu bu değil şimdi...

***

Duygular...
Karmakarışıklar...
Bu film, hissedebileceğiniz her şey!
En gerçek, en doğal haliyle...
Hiçbir sansüre uğratmadan anlatıyor dünyaya dair ne varsa.
Korkularınızla yüzleşiyor, öfkenizle barışıyorsunuz... 
Affetmenin ardından, anlamanın geldiği an, karanlık artık korkutmuyor.
Kaçmayı bırakıyor, kazanıyorsunuz. 
Bu film, benim beceremediğim her şey. 
Ve bu cümle, korkarım bana ironik diyen arkadaşlarıma bir neden daha...
Bunun da bir ilgisi yok aslında. 
Olay şu ki, çabalayıp durduğumuz o "diğeri"ni arama hali... 
Boşuna değil. 
Olmamalı. 
Öyleyse, dünya gerçekten fazla karanlık. 
Ben yalnızlığı kalabalıkken seviyorum. 
Ve "iki" benim için yeterince kalabalık bir kelime.
En doğal haliyle... 
İki yarımdan bir bütün olmak değil olay.
Ben "tamam"ım... 
Yanıma bir "tamam" daha lazım.
Herkesin yarım kalması bundan. 
"Bir diğer eş"
"Diğer tek"
"Mr. & Mrs. Asshole" olmak lazım... 


PS: I Love You!

Hayır az önce bunu yapmış olamam! 
Neyse, notum şudur ki; 
Bu filmi izlemeden bütün bunları neden yazdığımı anlamak zor...
Dilerim ki benim de bir filmim, kullanma kılavuzum vs olur da anlaşılırım bazen daha kolay. 
Olurda bir "diğer tek" bulamazsam dilimi bilen. 



9/04/2011

** EVDE çok BAŞINA **

Kafamda filler dans ediyor, yine.
İki şehir arasında, ruhumun iki ucu arasında, sonsuzlar kadar yoruluyorum bazen. 
-lar ekinin gereksizliği kadar gereksiz hallerde...


Bir masanın hikmetidir, gitti iki gündür... 
"Yeni" güzel şey... 
Cümleler, kelimeler dolusu yeni...
Ama sanki bir şey yapmam gerekiyormuş da unutmuşum gibi. 
Dokunuyor, dürtüyor bir his...
Ciddiye alıp almadığımı bilmiyorum.
Kendi haline bıraktım kendimi. O kadar da güvenirim. Vardır illa bir bildiği.

Yine de... Hangi şehirde olurum bilmediğimden almadığım konser biletleri var...
Kaçırırsam bin pişman olacağım...
Şeytan diyor bir şeyler, uymuyorum, "sen mi çakalsın, ben mi ulan? " diye...
Akıllı olsun bir yerde.
Yine içimde aynı his; "dağınık kalsın boş ver, su bulur yolunu" diyor.
Serbest çağrışımlarım diziliyor sonra, su grubu burçlar ne karın ağrısıdır!
Ay burcum yengeç, selaaaam!
Fakat ben kendimi kova ve aslanın dayanılmaz kudretine bıraktım, yollara dökülüyorum!

Bu akşam da çok eğleneceğim!
Falan.

9/01/2011

** Kahve Kokusu, Ortaçgil ve Gece... **

Eylül akşamı...
Açık penceremde gökyüzü, yıldızsız... Bulutlar kaplamış her yeri...
Sokak lambasıyla ışıldıyor kırmızı ağacımın yaprakları...
Odam yine darmadağın, erteledim tüm gün iki parça eşyayı katlamayı...
Kontrol etmesem de yaşamın sürdürülebilir olduğu üzerine bir deney için çalışıyorum.
Aslında sadece üşeniyorum.

Bir yerlerde Eylül sabahı...
"Özlemek" kokusu sonbaharın, dünyanın bir ucundan bir ucuna, dolaşıyor. Hissediyoruz.
Cümleler yetmiyor bazen, susuyoruz. İnsan olmak, garip. Kuş olmalıydık...
Zümrüd-ü Anka olmadığından ben Martı'yı seçerdim.
Rüzgar eserdi... Karşı dururdum...
Zorum var zira, hayatla, ne olursam olayım!
Kavgam var, bir derdim.
Var illa...
Huzurun huzursuz ettiği ruhum, Kaf Dağı'na, koyuldu yola...
Arıyor... Arıyor... Arıyor...

Bu hikayedeki Kaf Dağı'nın Darcy ile ilgili olmasını dileyen romantik düşler var elbet... Değil.
Hayallerim, çok daha benim! Yolda karşılaşırsak ne ala...

Bu sabah, üzerimden öyle bir yük kalktı ki... Tarihlere saplantılı kalbime kızdım! Eylül'süz de halledebileceğim ağrılarıma illa sonbahar basmalıydım. Sarı yapraklar... Serin rüzgarlar... Sevdiğim şarkılar... Ortaçgil...

Bu sabah uyandığımda, bitmişti tüm ertesi günlerin sancısı...
Yalnız önüme uzanan yolun endişesi biraz... Tüm kavgalarım, sancılarım, yaralarım. Yoktu artık.

Bir yerlerde hala Eylül sabahı...
Buralarda değil.
Zaman nasıl da hızlı!

Yarın yine kitapçıları dolaşacağım, yeni çıkanların sayfalarını koklayacağım çaktırmadan...
En sevdiğim kırtasiyeye gidip defterlere sarılacağım.
Sevdiğim dizilerin yeni sezonları başlayacak...
Özlediklerim dönmeyecek.
Diliyorum ki benim sıram bu.
Ben gideceğim.
Yollar önümde...
Kulağımda en sevdiğim şarkılar...
" Oysaki özgürlüğü seçmek,
Başka vücutlar sevmek,
Bir şehri tam kalbinden, beyninden vurup gitmek,
Var aklımda!
Bir yağmur, çok uzaklardan çağırıyor..."
Adam, doğru söylüyor.

Bitmiş, bitirmiş hissediyorum.
ÖSS de olduğu gibi, sınavdan 45 dakika erken çıkmama neden olan aynı his...
Tamam, bitti, gidebilirsin artık.
İlk tercih ettiğim okulun sıralarında 4 yıldan sonra işte yine aynı his!
Vaktidir.
Biraz şans bundan sonrası.
Diliyorum, bekliyorum!
Çok yakın, hissediyorum...

Eylül çünkü...
Büyülü...
Adım...
Öztürkçe, bazı lehçelerde büyü demekmiş, Buğu...
Her şeyim var kısaca...

Cümlelerim, satır başlarım, satır aralarım var...
Kelimelerim var, ruhuma eş, yalnız!
Aklım, kalbim, hepsi bende...
Hazırım!

Eylül...
Hoş geldin!
Ömrüme yol uzattın...
Başlamak için daha iyi zaman mı var?!

Eylül...
Sessiz, uzun, huzurlu tebessümlerimsin...
Gözlerim pırıl pırıl...
Bu sabah aynada kendimi gördüm.
Sonunda!
Özlediğim her şeyi hep geri verdin!

Eylül...
İyi ki!
Geldin...