Eylül, bitti.
Üşür gibiyim şimdi balkonda. Bitki çayıyla ısıtıyorum kendimi. Ellerim titriyor. Ama bu, bana vücudumun, "kahveyi bırak!" çığlığı, havayla ilgisi yok.
Dün gece ölüyorum sandım. Yeni hayatına alışmaya çalışan ve bu sırada çok fena sınanan kalbime üç sade kahve ile eşlik etmemeliydim... Bunu, bu sabah anlamış olmak yine de önemli. Büyük kararlar hep ertesi sabah alınır zaten.
Dün sabah, hava aydınlanmıştı şehre girerken. Kulağımda sevdiğim bir tango... Uyandım. Gözlerimi açtığım an otobüsün camına vurmaya başladı yağmur damlaları. Şiddetini izledim. Bir çok şeyi hatırlatıyordu... Eylül, bitiyordu!
Her yer buğulandı sonra... Bu şehir, beni çok yoracak ama çok sevecek, dedim. Sevginin yormayanına rastlamak zaten zor!
Bu eylül, diğer tüm eylülleri temize çekti ömrümde. Teşekkür ederim, binlerce kere. Bu eylül, diğer hiçbir eylül büyüyemediğim kadar büyümüşüm. Çok fazla şey olmuş bu eylül... Çok fazla şey öğrenmişim. Aynı kalmış bazen de hep, inatla!
Yine çok sevmiş, sevilmemiş, seçilmemişim...
Yine çok sevilmiş, sevmemiş, seçmemişim.
Arafmış her şey, yine bazen...
Hayatmış!
Olurmuş...
Olsunmuş!
Kendimden nefret edecek kadar cesurmuşum. Umrumda değilmiş hiç, daima bildiğimi okurmuşum.
Damarıma basıldı bu eylül! En çok dün.
Ayaklanmışım.
***
Dedim ki kendime, düzenini kuruyorsun, kur. Kararlar veriyorsun, ver. Planlar yapıyor ve bunu çok seviyorsun. Bu senin güvenli bölgen, peki tamam. Ama bir telefon çalıp her şeyi değiştirebilir. Sakin ol, önemli değil. Zaten hiçbir planına uymuyorsun adamakıllı... Ajandan üzeri çizilmiş ertelemelerle dolu ve bak, Halil Sezai şehrine geliyor ve sen gidip bilet almıyorsun dedim. Sen de biliyorsun, o telefon çalacak. Sakin ol...
Çaldı.
Şimdi bir başka şehirde güneş doğuyor... Artık eylül değil. Hiçbir eylül, büyük harfle başlamıyor... Geriye bakmadan yürümeyi öğreniyorum. Ekimi de eylül kadar sevebileceğimi farkediyorum. Takvim yapraklarına sarmamalıyım kalbimi, sıkışıyor.
Eylül, büyülüdür, ayrı... Ama büyücü olduğunu öğrendiğinde, eylüle gerek kalmıyor. Gelmeyecek olanı çağırıp durmanın faydasızlığı, büyüsü eylülün.
Eylülün gidişini ve içinde geçen her şeyi mutlulukla uğurluyorum şimdi. Ardımda hepsi, geçti!
Ekimi çok seveceğim bu sabah. Mucizeler olacak yine. O stüdyonun koridorlarında emeklemeden koşmaya başlayacağım, hep nasıl yaptımsa, yine! Çok yorulacağım. Aklım hep diğerinde takılacak bir zaman... İnsan kusuru. Oralı olmayacağım.
Sonra gelecek, bunca zaman beklediğim her şey nasıl gelmekteyse bir bir o da gelecek. Her şeye rağmen beklediğim ve azıyla hiç yetinmediğim... ( Alkollü iddialarım sayılmaz, o zamanlarda 9. birayı da içebilirim diyorum ama 8. ye bile gelemem. Gelmem. )
Beni bulduğunda, hiç yormadan "nerede kaldın"larla "bak nelerle uğraşıyorum, çok sıkıldım"larla... Sarılıp sıkı sıkı, "hoş geldin" diyecek, ıslık çalamadığım kadar çok sevebildiğimi göstereceğim.
En son dramayı eylüle gömüp, bu cümlenin kırıp dökeceği çok fazla vazo* olsa da "sikerler!" kafasına ulaşmış bulunuyorum.
"Çok fazla karar aldım" sabahına uyanmadım ben bugün, uyandığım an ikinci bir defa düşünmeden harekete geçtim. Karar alma çabalarıyla yoramam bir de kendimi, ne olursa olsun yaparım olması gerekeni. Her şey, geçer. Anne, boynuz kulağı geçiyor mu dersin...
Dün fazla karışıktı her şey, fazla yeni, fazla üst üste... Ben afallamış, şaşkın, ne yapsa bilemez çocuk... "İyi akşamlar", "Hoşçakalın"lara karıştı... Eylül işte! Bitti, gitti... Ben de "-dan sonra"lı cümlelerimi öldürdüm. Eyleme geçmeliydi.
Tüm karmaşaları eylülde bıraktım şimdi. "Bir sabah pişmanlığı hikayesi" düzenine son veriyorum. Midemdeki son yumruk bu.
Teoman'ın "Yağmur"unu söyleyip duruyorum içimden. Nakaratın ilk cümlesi, "hiç değişmeyeceksin Buğu!" diye bağırıyor içimde ben gülümserken... Uğrayıp şöyle bir, içinde hiç kimsenin geçmediği şarkılara yürüyorum.
An itibariyle tüm ilan-ı aşklarından arınmış, savruk ve "ya tutarsa" ile temellenen eylemler sahibi ruhumu sarstım ve "yürü lan!" dedim ona. Hatun, candır! Kendimi özlemişim.
Ve can, çok sevdiğim bir yalandır.
Öperim!
- İRONİK HATUN
- Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...
10/01/2011
9/28/2011
9/25/2011
Söylemek istediklerimi, söyleyemem bazen...
Boğazımda düğüm, düğüm... İçim burkulur. Ölebilirim hatta ama söyleyemem...
Hayaller kurarım öyle sessiz sakin, kimse bilmediğinden, kimsesiz...
Ah!...
Zamanı durduruyorum o anda.
Kalsın öylece, askıda.
Tam gözlüklerini çıkardığın yerde, gün batmış, güneş yormazken...
Yine de aydınlık üzerinde...
Gördüğüm en güzel kahverengi ki kahveyi bile daha fazla sevdiren.
Kimse bilmez.
Kimseye söylemem...
Ama işte... Bu kez... Söylemezsem... Gidersen...
Gitme!
Desem sana...
Kalsak öylece...
Sakin, huzurlu, o anda...
Bir fotoğrafımız bile yokken onca yıldan sonra, gitmemelisin aslında.
Korkarım hiç sesli söyleyemeyeceğim bunları...
Sen gideceksin...
Yılların ardından karşılaşacağız...
İkimizde olabileceğinin en iyisi. Dahası aslında, muhtemelen.
Ama işte. Ayrı...
İçten içe, hiç sinmeyecek içime...
Boğazımda düğüm, düğüm... İçim burkulur. Ölebilirim hatta ama söyleyemem...
Hayaller kurarım öyle sessiz sakin, kimse bilmediğinden, kimsesiz...
Ah!...
Zamanı durduruyorum o anda.
Kalsın öylece, askıda.
Tam gözlüklerini çıkardığın yerde, gün batmış, güneş yormazken...
Yine de aydınlık üzerinde...
Gördüğüm en güzel kahverengi ki kahveyi bile daha fazla sevdiren.
Kimse bilmez.
Kimseye söylemem...
Ama işte... Bu kez... Söylemezsem... Gidersen...
Gitme!
Desem sana...
Kalsak öylece...
Sakin, huzurlu, o anda...
Bir fotoğrafımız bile yokken onca yıldan sonra, gitmemelisin aslında.
Korkarım hiç sesli söyleyemeyeceğim bunları...
Sen gideceksin...
Yılların ardından karşılaşacağız...
İkimizde olabileceğinin en iyisi. Dahası aslında, muhtemelen.
Ama işte. Ayrı...
İçten içe, hiç sinmeyecek içime...
9/05/2011
** MR. & MRS. ASSHOLE **
Hiç...
Hiçbir şey kalmayacak geriye...
Tek bir his bile.
Adım gibi bildiğim ve anlatmak için bir türlü doğru yolu bulamadığım ne varsa izledim bugün.
Hala kararmamışken dünya.
Perfect Sense...
Başladığı andan son sahneye kadar gözlerimi kocaman açıp izlediğim film.
Masum masum kafa sallamadığım tek bir sahnesi olmayan...
Bütün salon "çift" iken, "tek" izlediğim film...
Bu filmi tek başına izlemek zannediyorum yürek ister.
Anlatısını kaldırmak ağır.
Yalnız öleceğiz.
Ve...
Bundan ölecek kadar korkuyoruz.
Böyle.
Ama bunu zaten bildiğinizde "o kadar da" acıtmıyor.
***
Koku...
Tat...
Duyma...
Görme...
Gittiğinde...
Geride kalan her şey hayat.
Hep kalan ne varsa o.
Yine de devam ediyor, hayat!
Yalnız değilsen.
Paylaşmadıkça değeri yok.
Eğer karanlıksa dünya, yanağınızdan akan yaş bir diğerine karışmalı...
Son sahnede ben bu yüzden ağladım.
Kimseye karışmadan.
Bir zaman anlatmaya çalıştım birine tüm bunları, anlamadı.
Sonra kahraman sandım kendimi, birine tek bir kişiye bile anlatabilirsem ona da ulaşırım sandım.
Dünya böyle dönmüyor.
Kimse "o" değil diye, hep eğreti durdu anlatılarım.
Sonra bir akşamüzeri, aniden...
Vazgeçtim.
Bir şeyler o an değişti, hissettim.
Belki de dağınık bırakmalı bazen.
Öğrendim.
Ama konu bu değil şimdi...
***
Duygular...
Karmakarışıklar...
Bu film, hissedebileceğiniz her şey!
En gerçek, en doğal haliyle...
Hiçbir sansüre uğratmadan anlatıyor dünyaya dair ne varsa.
Korkularınızla yüzleşiyor, öfkenizle barışıyorsunuz...
Affetmenin ardından, anlamanın geldiği an, karanlık artık korkutmuyor.
Kaçmayı bırakıyor, kazanıyorsunuz.
Bu film, benim beceremediğim her şey.
Ve bu cümle, korkarım bana ironik diyen arkadaşlarıma bir neden daha...
Bunun da bir ilgisi yok aslında.
Olay şu ki, çabalayıp durduğumuz o "diğeri"ni arama hali...
Boşuna değil.
Olmamalı.
Öyleyse, dünya gerçekten fazla karanlık.
Ben yalnızlığı kalabalıkken seviyorum.
Ve "iki" benim için yeterince kalabalık bir kelime.
En doğal haliyle...
İki yarımdan bir bütün olmak değil olay.
Ben "tamam"ım...
Yanıma bir "tamam" daha lazım.
Herkesin yarım kalması bundan.
"Bir diğer eş"
"Diğer tek"
"Mr. & Mrs. Asshole" olmak lazım...
PS: I Love You!
Hayır az önce bunu yapmış olamam!
Neyse, notum şudur ki;
Bu filmi izlemeden bütün bunları neden yazdığımı anlamak zor...
Dilerim ki benim de bir filmim, kullanma kılavuzum vs olur da anlaşılırım bazen daha kolay.
Olurda bir "diğer tek" bulamazsam dilimi bilen.
9/04/2011
** EVDE çok BAŞINA **
Kafamda filler dans ediyor, yine.
İki şehir arasında, ruhumun iki ucu arasında, sonsuzlar kadar yoruluyorum bazen.
-lar ekinin gereksizliği kadar gereksiz hallerde...
Bir masanın hikmetidir, gitti iki gündür...
"Yeni" güzel şey...
Cümleler, kelimeler dolusu yeni...
Ama sanki bir şey yapmam gerekiyormuş da unutmuşum gibi.
Dokunuyor, dürtüyor bir his...
Ciddiye alıp almadığımı bilmiyorum.
Kendi haline bıraktım kendimi. O kadar da güvenirim. Vardır illa bir bildiği.
Yine de... Hangi şehirde olurum bilmediğimden almadığım konser biletleri var...
Kaçırırsam bin pişman olacağım...
Şeytan diyor bir şeyler, uymuyorum, "sen mi çakalsın, ben mi ulan? " diye...
Akıllı olsun bir yerde.
Yine içimde aynı his; "dağınık kalsın boş ver, su bulur yolunu" diyor.
Serbest çağrışımlarım diziliyor sonra, su grubu burçlar ne karın ağrısıdır!
Ay burcum yengeç, selaaaam!
Fakat ben kendimi kova ve aslanın dayanılmaz kudretine bıraktım, yollara dökülüyorum!
Bu akşam da çok eğleneceğim!
Falan.
İki şehir arasında, ruhumun iki ucu arasında, sonsuzlar kadar yoruluyorum bazen.
-lar ekinin gereksizliği kadar gereksiz hallerde...
Bir masanın hikmetidir, gitti iki gündür...
"Yeni" güzel şey...
Cümleler, kelimeler dolusu yeni...
Ama sanki bir şey yapmam gerekiyormuş da unutmuşum gibi.
Dokunuyor, dürtüyor bir his...
Ciddiye alıp almadığımı bilmiyorum.
Kendi haline bıraktım kendimi. O kadar da güvenirim. Vardır illa bir bildiği.
Yine de... Hangi şehirde olurum bilmediğimden almadığım konser biletleri var...
Kaçırırsam bin pişman olacağım...
Şeytan diyor bir şeyler, uymuyorum, "sen mi çakalsın, ben mi ulan? " diye...
Akıllı olsun bir yerde.
Yine içimde aynı his; "dağınık kalsın boş ver, su bulur yolunu" diyor.
Serbest çağrışımlarım diziliyor sonra, su grubu burçlar ne karın ağrısıdır!
Ay burcum yengeç, selaaaam!
Fakat ben kendimi kova ve aslanın dayanılmaz kudretine bıraktım, yollara dökülüyorum!
Bu akşam da çok eğleneceğim!
Falan.
9/01/2011
** Kahve Kokusu, Ortaçgil ve Gece... **
Eylül akşamı...
Açık penceremde gökyüzü, yıldızsız... Bulutlar kaplamış her yeri...
Sokak lambasıyla ışıldıyor kırmızı ağacımın yaprakları...
Odam yine darmadağın, erteledim tüm gün iki parça eşyayı katlamayı...
Kontrol etmesem de yaşamın sürdürülebilir olduğu üzerine bir deney için çalışıyorum.
Aslında sadece üşeniyorum.
Bir yerlerde Eylül sabahı...
"Özlemek" kokusu sonbaharın, dünyanın bir ucundan bir ucuna, dolaşıyor. Hissediyoruz.
Cümleler yetmiyor bazen, susuyoruz. İnsan olmak, garip. Kuş olmalıydık...
Zümrüd-ü Anka olmadığından ben Martı'yı seçerdim.
Rüzgar eserdi... Karşı dururdum...
Zorum var zira, hayatla, ne olursam olayım!
Kavgam var, bir derdim.
Var illa...
Huzurun huzursuz ettiği ruhum, Kaf Dağı'na, koyuldu yola...
Arıyor... Arıyor... Arıyor...
Bu hikayedeki Kaf Dağı'nın Darcy ile ilgili olmasını dileyen romantik düşler var elbet... Değil.
Hayallerim, çok daha benim! Yolda karşılaşırsak ne ala...
Bu sabah, üzerimden öyle bir yük kalktı ki... Tarihlere saplantılı kalbime kızdım! Eylül'süz de halledebileceğim ağrılarıma illa sonbahar basmalıydım. Sarı yapraklar... Serin rüzgarlar... Sevdiğim şarkılar... Ortaçgil...
Bu sabah uyandığımda, bitmişti tüm ertesi günlerin sancısı...
Yalnız önüme uzanan yolun endişesi biraz... Tüm kavgalarım, sancılarım, yaralarım. Yoktu artık.
Bir yerlerde hala Eylül sabahı...
Buralarda değil.
Zaman nasıl da hızlı!
Yarın yine kitapçıları dolaşacağım, yeni çıkanların sayfalarını koklayacağım çaktırmadan...
En sevdiğim kırtasiyeye gidip defterlere sarılacağım.
Sevdiğim dizilerin yeni sezonları başlayacak...
Özlediklerim dönmeyecek.
Diliyorum ki benim sıram bu.
Ben gideceğim.
Yollar önümde...
Kulağımda en sevdiğim şarkılar...
" Oysaki özgürlüğü seçmek,
Başka vücutlar sevmek,
Bir şehri tam kalbinden, beyninden vurup gitmek,
Var aklımda!
Bir yağmur, çok uzaklardan çağırıyor..."
Adam, doğru söylüyor.
Bitmiş, bitirmiş hissediyorum.
ÖSS de olduğu gibi, sınavdan 45 dakika erken çıkmama neden olan aynı his...
Tamam, bitti, gidebilirsin artık.
İlk tercih ettiğim okulun sıralarında 4 yıldan sonra işte yine aynı his!
Vaktidir.
Biraz şans bundan sonrası.
Diliyorum, bekliyorum!
Çok yakın, hissediyorum...
Eylül çünkü...
Büyülü...
Adım...
Öztürkçe, bazı lehçelerde büyü demekmiş, Buğu...
Her şeyim var kısaca...
Cümlelerim, satır başlarım, satır aralarım var...
Kelimelerim var, ruhuma eş, yalnız!
Aklım, kalbim, hepsi bende...
Hazırım!
Eylül...
Hoş geldin!
Ömrüme yol uzattın...
Başlamak için daha iyi zaman mı var?!
Eylül...
Sessiz, uzun, huzurlu tebessümlerimsin...
Gözlerim pırıl pırıl...
Bu sabah aynada kendimi gördüm.
Sonunda!
Özlediğim her şeyi hep geri verdin!
Eylül...
İyi ki!
Geldin...
Açık penceremde gökyüzü, yıldızsız... Bulutlar kaplamış her yeri...
Sokak lambasıyla ışıldıyor kırmızı ağacımın yaprakları...
Odam yine darmadağın, erteledim tüm gün iki parça eşyayı katlamayı...
Kontrol etmesem de yaşamın sürdürülebilir olduğu üzerine bir deney için çalışıyorum.
Aslında sadece üşeniyorum.
Bir yerlerde Eylül sabahı...
"Özlemek" kokusu sonbaharın, dünyanın bir ucundan bir ucuna, dolaşıyor. Hissediyoruz.
Cümleler yetmiyor bazen, susuyoruz. İnsan olmak, garip. Kuş olmalıydık...
Zümrüd-ü Anka olmadığından ben Martı'yı seçerdim.
Rüzgar eserdi... Karşı dururdum...
Zorum var zira, hayatla, ne olursam olayım!
Kavgam var, bir derdim.
Var illa...
Huzurun huzursuz ettiği ruhum, Kaf Dağı'na, koyuldu yola...
Arıyor... Arıyor... Arıyor...
Bu hikayedeki Kaf Dağı'nın Darcy ile ilgili olmasını dileyen romantik düşler var elbet... Değil.
Hayallerim, çok daha benim! Yolda karşılaşırsak ne ala...
Bu sabah, üzerimden öyle bir yük kalktı ki... Tarihlere saplantılı kalbime kızdım! Eylül'süz de halledebileceğim ağrılarıma illa sonbahar basmalıydım. Sarı yapraklar... Serin rüzgarlar... Sevdiğim şarkılar... Ortaçgil...
Bu sabah uyandığımda, bitmişti tüm ertesi günlerin sancısı...
Yalnız önüme uzanan yolun endişesi biraz... Tüm kavgalarım, sancılarım, yaralarım. Yoktu artık.
Bir yerlerde hala Eylül sabahı...
Buralarda değil.
Zaman nasıl da hızlı!
Yarın yine kitapçıları dolaşacağım, yeni çıkanların sayfalarını koklayacağım çaktırmadan...
En sevdiğim kırtasiyeye gidip defterlere sarılacağım.
Sevdiğim dizilerin yeni sezonları başlayacak...
Özlediklerim dönmeyecek.
Diliyorum ki benim sıram bu.
Ben gideceğim.
Yollar önümde...
Kulağımda en sevdiğim şarkılar...
" Oysaki özgürlüğü seçmek,
Başka vücutlar sevmek,
Bir şehri tam kalbinden, beyninden vurup gitmek,
Var aklımda!
Bir yağmur, çok uzaklardan çağırıyor..."
Adam, doğru söylüyor.
Bitmiş, bitirmiş hissediyorum.
ÖSS de olduğu gibi, sınavdan 45 dakika erken çıkmama neden olan aynı his...
Tamam, bitti, gidebilirsin artık.
İlk tercih ettiğim okulun sıralarında 4 yıldan sonra işte yine aynı his!
Vaktidir.
Biraz şans bundan sonrası.
Diliyorum, bekliyorum!
Çok yakın, hissediyorum...
Eylül çünkü...
Büyülü...
Adım...
Öztürkçe, bazı lehçelerde büyü demekmiş, Buğu...
Her şeyim var kısaca...
Cümlelerim, satır başlarım, satır aralarım var...
Kelimelerim var, ruhuma eş, yalnız!
Aklım, kalbim, hepsi bende...
Hazırım!
Eylül...
Hoş geldin!
Ömrüme yol uzattın...
Başlamak için daha iyi zaman mı var?!
Eylül...
Sessiz, uzun, huzurlu tebessümlerimsin...
Gözlerim pırıl pırıl...
Bu sabah aynada kendimi gördüm.
Sonunda!
Özlediğim her şeyi hep geri verdin!
Eylül...
İyi ki!
Geldin...
8/31/2011
** Öncesi... **
Güzeldir... Ankara'da... Son bahar...
Bir kaç gün önce, bir yaprak daha düştü önüme, hızla yürürken. Durdum...
Oradan oraya savruk ruhum...
Yorgun...
"Ankara'da aşık olmak zor iki gözüm..."
Hayır, onun için değil bunca satır.
Yanlış dileklerime...
Aşık olmayı değil, aşkı yaşamayı dilemeliydim...
Oysa karanlıktan korkan bi' çocuk gibi hep yalnızlığın görkemli ışığına kaçtım.
Ruhumu görecek olsa biri, bin pişman edip, kayboldum.
Kendime oyunlar uydurdum.
Bu şehir...
Bu şehir değil artık dileğim... Bu şehirde! Değil...
Gitmeli, daha kalabalık yalnızlıklara...
Gitmeli, kendim gibi kaybolmuş ruhlara...
Saklandığım yerde bulacaksa biri beni, saklanacak yer ararken, burada değil.
Biliyorum.
Üç harfli her şeyi, hala çok seviyorum...
Gitmeli...
Eve gitmeli...
Evim neresi bilmiyorum...
Seymen'im de yok, "seni evine götürmeye geldim." diyecek, kendim bulacağım.
Sonra yolda karşılaşırsak onunla, gelmedi diye çok kızacağım.
1-0 yenik başlayacak benimle savaşmaya...
Umarım öyle güçlü biridir ki, ikna eder beni savaşmam gerekmediğine, her şeyin yolunda olduğuna, kalbimin atabildiğine...
O zaman omuzları geniş olmasa da olur ama olsa daha iyi olur...
Güvende hissettiriyor...
Ama bunlar değil asıl mesele!
Vaktidir, vaktimdir!
Aylardan Eylül! En sevdiğim...
Dost sohbetlerim kadar, kendime rastladığım sokaklar, kitaplar, şarkılar kadar...
Film karakterlerim... En çok, Holly kadar!
Elizabeth kadar!
Jane kadar...
Söz versem de bu yıl yok, tamam, diye!
Eylül'e Aşk ve Gurur yakışır...
Mr. Darcy sendromum okusam da okumasam da sürüyor nasılsa...
Bulacağım... Bulduğumda ona anlatacak hikayelerim olsun diye böyle...
Bir başka cümlem daha var ama onu çok sonra yazacağım...
Bütün bunlara kadar erkeğim, Nihat Doğan'dır! :D
Varsa yoksa aşka bağladımsa...
Eylül, aşktır, ondandır!
Yoksa, o kadar da mühim değil...
Saçlarım artık kırmızı ağacımla aynı renk değil...
Kendim gibi.
Ruhum da öyle, yorgun değil eskisi gibi...
Derin ayrılıkların acısı bir yıldır derdim. Haklıymışım yine...
Daima olduğum gibi... Bunu sevmiyorum ama kurtulamıyorum da...
Gözlem...
Neyse...
Bir yıl bitiyor...
Yine Eylül...
Bu kez fazla borçlu bana...
Ama tutar sözlerini, güvenirim ona...
Kendim kadar, kendim gibi...
Olduramıyorsa, bir nedeni vardır daima, kalbimin kabul edeceği...
Eylül!
Geldi!
Mutluyum...
Bu geri kalan her şeyi uğurlamak için.
Eylül ritüelim, cümlelerim... Bunlar değil.
Öylesine sadece...
Eylül büyülüdür!
Dokunduğunda ruhuma yazacaklarım var!
Bir kaç gün önce, bir yaprak daha düştü önüme, hızla yürürken. Durdum...
Oradan oraya savruk ruhum...
Yorgun...
"Ankara'da aşık olmak zor iki gözüm..."
Hayır, onun için değil bunca satır.
Yanlış dileklerime...
Aşık olmayı değil, aşkı yaşamayı dilemeliydim...
Oysa karanlıktan korkan bi' çocuk gibi hep yalnızlığın görkemli ışığına kaçtım.
Ruhumu görecek olsa biri, bin pişman edip, kayboldum.
Kendime oyunlar uydurdum.
Bu şehir...
Bu şehir değil artık dileğim... Bu şehirde! Değil...
Gitmeli, daha kalabalık yalnızlıklara...
Gitmeli, kendim gibi kaybolmuş ruhlara...
Saklandığım yerde bulacaksa biri beni, saklanacak yer ararken, burada değil.
Biliyorum.
Üç harfli her şeyi, hala çok seviyorum...
Gitmeli...
Eve gitmeli...
Evim neresi bilmiyorum...
Seymen'im de yok, "seni evine götürmeye geldim." diyecek, kendim bulacağım.
Sonra yolda karşılaşırsak onunla, gelmedi diye çok kızacağım.
1-0 yenik başlayacak benimle savaşmaya...
Umarım öyle güçlü biridir ki, ikna eder beni savaşmam gerekmediğine, her şeyin yolunda olduğuna, kalbimin atabildiğine...
O zaman omuzları geniş olmasa da olur ama olsa daha iyi olur...
Güvende hissettiriyor...
Ama bunlar değil asıl mesele!
Vaktidir, vaktimdir!
Aylardan Eylül! En sevdiğim...
Dost sohbetlerim kadar, kendime rastladığım sokaklar, kitaplar, şarkılar kadar...
Film karakterlerim... En çok, Holly kadar!
Elizabeth kadar!
Jane kadar...
Söz versem de bu yıl yok, tamam, diye!
Eylül'e Aşk ve Gurur yakışır...
Mr. Darcy sendromum okusam da okumasam da sürüyor nasılsa...
Bulacağım... Bulduğumda ona anlatacak hikayelerim olsun diye böyle...
Bir başka cümlem daha var ama onu çok sonra yazacağım...
Bütün bunlara kadar erkeğim, Nihat Doğan'dır! :D
Varsa yoksa aşka bağladımsa...
Eylül, aşktır, ondandır!
Yoksa, o kadar da mühim değil...
Saçlarım artık kırmızı ağacımla aynı renk değil...
Kendim gibi.
Ruhum da öyle, yorgun değil eskisi gibi...
Derin ayrılıkların acısı bir yıldır derdim. Haklıymışım yine...
Daima olduğum gibi... Bunu sevmiyorum ama kurtulamıyorum da...
Gözlem...
Neyse...
Bir yıl bitiyor...
Yine Eylül...
Bu kez fazla borçlu bana...
Ama tutar sözlerini, güvenirim ona...
Kendim kadar, kendim gibi...
Olduramıyorsa, bir nedeni vardır daima, kalbimin kabul edeceği...
Eylül!
Geldi!
Mutluyum...
Bu geri kalan her şeyi uğurlamak için.
Eylül ritüelim, cümlelerim... Bunlar değil.
Öylesine sadece...
Eylül büyülüdür!
Dokunduğunda ruhuma yazacaklarım var!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

