Fotoğrafım
Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...

5/21/2011

** GÜNDÜZ RÜYASI **

Kiprit kokusu…
Fitilin tutuşma sesi…
Ciğerlerimde dolaşan nefes…
Titreyen ateş…
Havada is…
Gece…
En karanlık yerinde… Gözlerimi açıyorum.

Aklımdan kelimeler geçiyor art arda, alakasız sıralansalarda, bir anlam tek ortak nokta…

Kendine bir kelime seç deseler; “yalnız” derdim, ironik olurdu. Ama işte daima “yalnız” olurdu…
İçimden şehirler geçiyor… “Yalnız” birine doğru çekiliyorum ve “yalnız”…

Aynı görünüp farklı olan ne çok şey var… Hepsine kanıyorlar… Yazık.

Nicedir bir gitmek dilimde…
Ne zaman karar verdim bu kadar net, hatırlamıyorum.
Bir çocukluk hayali kadar yakın.

Kendini olmak istediğin yerde hayal et, eğer gerçekleşecekse bunu hissedeceksin dediğinde, gözlerimi kapatıp düşündüm, sanki gerçeklik yalan, hayalim gerçekti…
Sonra ekledi; ” dikkatli ol, gerçekleşebilir hayal ettiğin şey…
dikkatli ol… “

Bir evde, sessiz ve huzurlu tek başına, gün sonunda, hava kararmışken…
Duvarı cam olan bir gökdelen katında okyanusu izliyordum yere oturmuş…
“Ev”deydim ve yalnız.
 Mutluydum.
Belki yorucu bir günün sonuydu, belki çok stresli bir günün ve hatta hüzünlü…
Fark etmezdi.
Dingindi ruhum, “tamam”dı. Yalnızken, ancak yalnızken hissettiğim gibi…
Yine de tüm kapıları kapatmadım, birini beklerken bıraktım kendimi hayalimde, az sonra bir el vuracaktı kapıya, oturduğum yerden kalkacaktım…
Gerisini evrene bıraktım.

Evren boyunca akıp gitsin ruhum, karışayım içine hayatın…
Gece, penceremden gökyüzüne süzülürken bakışlarım aklımdan bunlar geçiyordu.
Ve bahar diliyordum, güneşli ve yeşil…
Kendimi en sevdiğim parkta, çimenlerin üzerinde kitap okurken bulayım…
Kırkikindilerle ıslanayım…
En sevdiğim bara yürürken yorgun, insanlara karışayım, hayatlarından rol çalayım, kendi sahnemde kelimelerimle dans ederken…
Sevdiğim bir şarkı çalsın…
Hatta o şarkı çalsın gece inerken yine…
Bir meleğin kollarında…
Huzurlu… Sakin…
Yine hayallere dalayım.
Gerçek olursa diye korktuğum, kusursuz dünyama kendimi bırakayım.

Ne zaman içinde çok mutlu olduğum bir düş görsem, yalnızım…
Ne zaman karışsam kalıbalığa, çoşkun ve en içlerinden biri gibi, kapılıp gitmekten korkmam…
 Bir cümle öncesi yüzünden…
Bir adım geride kalan gerçek, sonrasını söyler durur.
Ne zaman bir başka göz ayna olur, kendimi görürüm…
Öyle ki olmak istediğim dünya zaten gözlerinde durur…
Sıyrılıp kendimden, kendime koşarım.
Şükürler olsun henüz hiç karşılaşmadım.
Hiç “elif” e rastlamadım…

Bu kadar erken “tamam” olmak, sıkıcı olurdu.

***

Uyandım.
Hava hala aydınlanmamıştı.
Kalkmadım.
Yorganıma sarılıp daha da, soğuğun keyfine bıraktım kendimi sıcağın koynunda…
Aklımdan geçenler sıralandı bir bir…
Yağmur yağıyor, sesi otobanın sesini bastırıyor.
Bazı şeyler hiç değişmiyor.
Güneşi özleyen ruhum, ne zaman duysa bu sesi içinde kayboluyor.
Geri kalan her şey önemsiz.
Güneş, bekleyebilir…
Kendime sadakatim, beni korkutuyor.
Bu sabah, yalnız uyandım.
Ömrümün diğer bütün sabahları gibi… Ve başka hiçbir şey istemedim. “Tamam”dım…
Elimde çiçek dürbünüm…
Penceremden süzülen incecik ışık…
Gördüğüm rengarenk bahar…
Her şeyin, tam olarak nereden baktığınla ilgisi var.
Bir gündüz rüyasında, aklımdan geçen kelimelerim ve ben…
Mutluyuz.
Kucak…
Şefkat…
Masal…
Masal?
Kar Kraliçesi!
En sevdiğim…
Kahraman…
Dünki filmde neydi o replik?
Ah, evet… ” Senin bir erkeğe değil, şampiyona ihtiyacın var.” Chuck Palahniuk Marla için, “onun bir sevgiliye değil, vak’a analizcisine ihtiyacı var” demişti…
Aynı değiller ama hep ihtiyacımız olan ve istediğimiz farklı oluyor, garip.
Daha çok erken, yeniden uyumalı!
Yağmurun sesi ne güzel…
Masalım olsa keşke…
Kar Kraliçesi…
Esas kız nasıl kurtarıyor esas oğlanı…
Gerçi altmetnini düşününce, ben onca mevsimden geçip kurtarır mıydım Kai’yi bilemiyorum.
Çeksin gitsin… Kurtarsam da bir temiz döverdim.
Yalnız öleceğim!
Dün filmde de gördüm bunu, anneme, işte hayalimdeki böyle bir şey dediğim sahnede!
Adam ve kadın evde, birlikte kitap okuyorlardı…
Sakince, acelesiz kitap okuyabileceğim biri…
Sonra adam kalktı, şahane bir müzik açtı…
Gitarın sesi ruhuma dokundu…
Kadına yaklaştı, dansa kaldırmak üzere…
Elindeki kitabı aldı, sayfasını kıvırdı…
Ben sonra koptum.
Kitap ayracı diye bir şey var ama kitap kıvırılır mı canım?! Çarp suratına, öğrensin!
Yalnız öleceğim…
Gülme krizine girsem de girmesem de :D
Buğu, ne olur çok erken uyu hadi…
Kar Küresi…
Neden istediğim gibi bir kar küresi bulmak, mükemmel erkeği bulmak kadar imkansız!
Neden annemin çiçek dürbününü kırdım ki?!
Daha az meraklı olsam ölürüm sanki?!
Bunun içinde ne var diye diye, ne güzeldi oysa…
Elimdeki ona yeniden kavuşana kadar irade edecek ya…
Olsun.
Millet ev, araba dilerken bana bak ya…
Kar küresi, çiçek dürbünü, Fleur de Lis, Claddagh, Kar Kraliçesi’nin orjinal baskısı…
Ama Dublin’de bir ev var bak…
En azından soğuktan korur.
Yoksa bu hayallerle açlıktan ölürdüm.
“Ne fantastik hatunsun ya” haklı bir ünlemdi.
Bir masal kahramanı olmalıymışım…
Hayır, roman!
Masal gibi bir anlatıda bir roman kahramanı…
Bir türlü hikayeye giremeyen, aykırı, aksak…
Hikayeyi bırakır yazarla kavga ederdim sürekli…
İmla hatası yaptığını düşünemiyorum! :D
Buğu, uykunu kaçırdın, kafanı duvara vura vura bayıltmama az kaldı bak, kes sesini, uyu hadi…
Yağmur durdu mu…
Kuş sesleri duyuluyor…
Hava aydınlandı…
Kahvaltı…
Acıkmamışım.
Kahve… Ne güzel şey!

En güzeli, kalkıp kahve yapmak…

Günaydın!


** YAĞMURDAN SONRA **

Durmadı… Bir an olsun, durmadı…
Sanki aylarca…
yıllarca….
asırlarca….
Damla damla…
İçim kan, dışım sır…
Kimse bilmeden ve görmeden ve duymadan…

***

Karanlıktı gökyüzü, sen doğdun, gün oldum…

***

İçinde “gitmek”ten söz eden her cümleyi, sorgusuz severken, sevemedim seni, kalmak istemeni… Ruhum… Gitmek, esastır!
Büyümek, başladı mı durduramıyorsan… Gitmek, esastır… Aklım çoktan kilometrelerce ötede… Ruhum, burada kalmak için neden, kalmadı… Kimse kal diye, nedenin olmadı… İzin vermedim… Sus… Gitmek, esastır!

***

Yol, yağmur, rüya, masal, yeşil, gözlerin…
Okuduğum son kitaptın sen… Bir cümle değil, o kitaptaki sahneydin sen… Cennetin yedinci katından bana bakarken, ben neredeyse O’na inanmaktayken… En sevdiğim kelimeleri seçerken öykülerinden… Gözlerini dinlerken… Olduğun yerden bakarken sen, ben gelemedim yanına, yerim değilsin, evim değilsin diye…
Haklıydım… Öldün.

***

İçimden şehirler geçiyor, aklımda asırlar geçiyorum… Ve, yorgunum…

***

Serbest çağrışımlarım, nokta atışı yüreğimin yaralarına… Kabuk bağlamış ne varsa kanatıyor sil baştan…
Sayfalarca yazıyorum, yazıyorum, yazıyorum… Aklımdan… Cümleler düşmüyor kalemin ucuna…
Ruhumda kağıt kesikleri… Sızım… sızım… sızım…
Sızım’sın!

***

Köşebaşlarımsın… Çizgilerine basmadan yürüdüğüm kaldırım taşlarısın…

***

Kimdin sen? Bir isimden başka, öte, ardında… kimdin?
Hiçbir zaman öğrenemeyeceğim için, ölümsüz… Fakat hissetmeyen, sesi bile duyulmayan bir kalbe sahip olduğumdan hiç yaşamamış birisin…
Ve beni hiçbir zaman…

***

Belki de ne iyi ne değil… Belki de hiç…
Hatırlamayacağız…

** ANNE **

” Can Yücel’e sorarlar :
Neden hep babanıza olan sevginizi anlatan şiirler yazıyorsunuz da, annenize olan sevginizi anlatan şiirler yazmıyorsunuz ?
Can Yücel cevap verir :
Anneme olan sevgimi anlatacak kadar şair değilim… “

Gerçi ben babamı da anlatamam yazarak, seni anlatamadığım kadar…
İkinize de aynı şekilde benzediğim,
bende kendinizi aynı oranda erittiğinizden olsa gerek…
Yine de bugün senin…

Annem;

Ankara hiç görmediği kadar kar görmüştü bir kış, yılı hatırlamıyorum…
Ve günlerden pazardı, banyo zamanı!
Gaddarsın…
Hala aklımdadır oynayan çocukların neşeli sesleri…
Çoğu ertesi gün hastaydı…
ama sen bütün gece pencerenin kenarında sohbet etmiştin benimle, kar tanelerinden  
hikayeler çıkarmıştık birlikte…
Hayallerimle uçabilmeyi belki o gece öğrendim adamakıllı, teşekkür ederim!

Dizinin dibinde oturan, uslu(!) bir çocuk olmadım hiç…
Öyle olmayayım diye elinden geleni yaptın, mayamda da yoktu ya zaten…
Sorularıma sonsuz bir sabırla cevap verdiğinden her defa…
Minnettarım sana…

Benimkiler bitip seninkiler başladığında, “anne sensin!” diye isyan etsem de çoğunlukla, kıymetlim, biz birbirimize kalanız…

Geçen bir yerde denk geldi, diyordu ki kadın,
“ben en çok eriği severim, göbeğimi erik ağacının altına gömmüşler,
seneriğim ol benim… Ona aitim…”

Benimki sende duruyordu değil mi…
Bir yüreğine aitim…
Ordan oraya savruk bir ruha sahip olsam da, ev bildiğim kadın,
sen olmasan kaybolurdum…
Okula başladığım yıl, boynumda asılı bir ip, ucunda anahtar…
Bana başımın çaresine bakmayı öğrettin…
O zamanlardan kalma bu iflah olmaz yalnızlık düşkünlüğüm, her işimi kendim hallederim hallerim…
Sırf bu yüzden azah almadın bilesin, bana yaklaşmaya çalışan kimse başedemedi kendini bilir halimle…
Ve az anılmadı adın sevgiyle(!), özür dilerim…

Candan’ın şarkısını ne zaman dinlesem, kırdığım vazon gelir aklıma…
Bebek diye sallarken kucağımda…
Sanırım bir işaretti, bebekleri sevmediğime dair değil de, bir vazoyu bile kırmadan uyutamazken…
Anne olmasam daha iyi sanki…

Çoğunlukla aksini iddia etsem, ve hatta sızlansam da sen gözünün içi gibi baktın bana…
Her düştüğümde,
elimden hiç tutmadın, “kalk kendin, bir şey yok” dedin,
ne kadar önemli bir şey yaptığını anlatamam bile!

O vazo gibi kırıldığında kalbin, aynısını söylüyorsam, var bir bildiğim…
Bir şey yok, her şey düzelir…
Kalptir kırılır,
hem biz, birbirimize kalanız…
Başın dizlerimde, bi’ ömür kal benimle…

Sen hiç bilmesen de kimbilir kaç gece sığınıp yüreğine sabahı buldum…
Yoksa ne yapardım…
İyi ki varsın!
Seni çok seviyorum melek…


** ŞÖYLE Kİ **



Rüya gerçeğe, gerçek rüyaya karışır uykumun sığ sularında...
Bilemem, ayıramam birbirinden olanı olmayanı...
Olur öyle anlar...
Hep olur...
Sonra her şey tüm sıradanlığına bırakır kendini...
Ağzımda kekremsi bir tat, göğüs kafesimde bir ağırlıık, anlamadan neyim var, sessizce... kalırım öyle...
Soğuk bir mermere uzanıp, çoğu zaman...
İçim, soğusun isterim...

Ne istediğimi bir türlü bilemiyor olmak gibi bir problemim var benim...
Tıklım tıklım kıyafet dolu bir dolabın önünde, giyecek hiçbir şey bulamamak hali gibi... "Fazla"nın ağırlığı...
Ne istemediğimi biliyor olmak da avutmuyor artık böyle zamanlarda...

Metaforlarım can acıtıyor bazen...
Her şeyi sıradanlaştırıyorum, değerinden düşürüp, bilmem kaç sıfırını atıyorum içimde yücelenlerin...
Ben yapıyorum...
Onlara bıraksam bu lüksü, tedavülden kalkarlar diye...
Bırakıp gidemiyorum kimseden, özlemek zor, öğrenmişlik var...
Ama kalamıyorum da kimsede, kimseyle...

Yerini yadırgayan insanlar gibiyim...
Sürekli...
En sevdiklerimin yanında dahi...
Oysa tek istediğim, sessizce oturup kitap okuyabilmek...
Odayı kahve kokusu sararken ve dışarda yağmur pencereyi döverken, tüm şiddetinden uzak dünyanın, sakince sevdiğim kelimeler içinde kaybolmuşken, beni bulabileceğine inanacağım biriyle...
Kitap okumak, sessizce...
Ama ayrıntılar hep uyku kaçırır bu bünyede...
Hayat değil, cehennem onlara gizlenmiş.
Aydım.

Gün, güneşli...
Perdem sıkı sıkı kapalı ama ruhum da bir telaş, "kalk, aç" diye haykırıyor, pencereyi de, "kalbime biraz temiz hava girsin..." , " sen denersen ben de denerim " diyorum ama aslında " tanırım kendimi, hiddetim taşar benim dalga dalga, hırçın hırçın... "
Anladıysanız eğer...
Ne ala...

Sevdiğim şarkılardan bir film hazırlasam kendime, sonunda mutlaka biri ölürdü...
Kalbimin her gün ölen hücrelerine itafen...
Ama ağlamazdım sonunda, demir çelik fabrikasına dönen yerlerimden...
Bir komedi olur bana kalırsa, kime anlatsam dram sanıyorlar...
Herkesin güldüğü şeylere gülmediğimi bilirim de, bence hayatı çok ciddiye alıyorlar.
Hey şey olur ve her şey ölür işte, bu kadar.
Şaşırma hiç, gözlerini açıp kocaman...
Gül ve geç ki bu bir bulaştı mı tedavisi hiç bulunamayacak bir hastalık.
Belki de şaşırabiliyor olmak daha iyidir, hem "ben" olmadan kaldırılamayacak durumlar bilirim, boş ver izin verme seni kendimle zehirlememe, devam et bildiğin gibi...
Sonra giderim, ölürsün, güler geçerim...
Gerek yok...

İçimde nicedir bir destan birikiyor, öyle şeylerle oyalanıp, öyle anlatmıyorum ki kimseye, bütün boşluklarımdan taşıyor artık...
Bir şey var!
Adım gibi bildiğim...
Eksik mi fazla mı artık kestiremediğim...

Özetle...
Hiç özetlenecek hikayelerim olmadı benim.
Her cümle halka halka birbirine bağlı...
Uzun ve sürekli ve birbirine ait kelimelerim...
Belki de özetleme vaktidir...
Bilemedim!


4/03/2011

** RİTÜEL **

** Cümleler... Bana iyi gelen, hani o düşmeye başladığın anlar vardır ya, 
onlardan kurtaran şey beni; 
cümleler...
Söylemiyorsun... Konuşmuyorsun... Çığlık çığlığa susuyorum bense... 
Duymuyorsun... **

Hayır, böyle başlamayacağım yazmaya, nasılsa işe yaramayacak cümleler kurmayacağım artık, kimsenin anlamadığı dilden konuşmayacağım, bugün istemiyor canım.

Bugün... Tadım yok değil de... Ruhum benden bağımsız, kaçıp duruyor mavilere... Bu şehirde deniz yok!
Denizi özledim... Deli mavisini... Derinlerini...
Yüzme bilmem aslında adam gibi ama hiç sevmedim kıyıları, bir cesaret açıldım durdum, ne olursa olsun güvende hissediyorum içindeyken... Su oluyorum yeniden yoğunlaşıp... Ben oluyorum...

Eksik bir şey var... Ne koysam yerine oturmayan bir boşluk... Olmuyor... Yapamıyorum. Söylenemem de, bana göre değil. Hele yardım istemek, zor iş... 
Sızlanmayacağım!

Bugün pazar... Kitabım, kahvem ve bunun gibi şeyler...


** YİRMİALTIOCAKİKİBİNONBİR **




Ay ışığına hasret pencere kenarı...


Gönlümü yüzdürdüğüm yakamoz yansıları...

Uzak bir şehrin kıyısında dalga dalga,

Başka dünyalara huzur gün batımları...



3/27/2011

** SONRA BİRDEN **

Etkilenmeyi bıraktım bir zaman; olandan bitenden...


Bir sürü film izledim, yeni şarkılar, şarkıcılar keşfettim, yazarlar tanıdım, cümlelerinde kayboldum... Bıraktım dünya hallerini, bitmek bilmez kavga halini... 


Sıkıldım... 


Bu çok sıkıcı! Hissetmeden, kaybolmadan ara sokaklarında ruhumun, hiç yara almadan yaşamak... Çok sıkıcı... 


Lojmanlardan nefret ederdim, küçükken... Dikenli tellerden, korunaklı bölgelerden... Yaşamak, hissetmeden, ne boş! 
Benden uzak dursun öylesi... İstemem... 


Eğer bütün bunları fark etmemiş olsam... 
Dün karşıma çıkan o ses, "hadi, gel!" dediğinde, bahanelerimi sıralar, çıkmazdım evden... 
Tüm miskinliğim ve filmlerim ve müzik arşivim benimleyken ne gerek var ki sokaklara karışmaya! 


En yakın arkadaş ile kahve keyfine üşenen bu bünye, benim değildi...
 Hazırlanıp çıktım... 
Güzel dünüm, nasıl iyi geldin! 


Bahar geldi... Bugünün gri gökyüzüne inat, aydınlık yüreğim... 
İçimde bir neşe... 
Aklımda türlü hınzırlıklar...

Hayır, yazmam gereken haberi hala yazmadım, daha önemli işlerim vardı; 


*Duvarları silmek, 
*Saçma sapan bir dizinin son sezonunu bitirmek, 
*Bir zaman kıpırdamadan pencereden dışarıyı izlemek,
*Kahve yapmayı düşünmek,
*Kahve yapmak,
gibi... 


Listemi kabartırken, "neden yazmıyorum ki?!" dedim birden... Klavyeye de ısınmış olurum... 


Haber beni çağırıyor!