Fotoğrafım
Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...

5/21/2011

** ŞÖYLE Kİ **



Rüya gerçeğe, gerçek rüyaya karışır uykumun sığ sularında...
Bilemem, ayıramam birbirinden olanı olmayanı...
Olur öyle anlar...
Hep olur...
Sonra her şey tüm sıradanlığına bırakır kendini...
Ağzımda kekremsi bir tat, göğüs kafesimde bir ağırlıık, anlamadan neyim var, sessizce... kalırım öyle...
Soğuk bir mermere uzanıp, çoğu zaman...
İçim, soğusun isterim...

Ne istediğimi bir türlü bilemiyor olmak gibi bir problemim var benim...
Tıklım tıklım kıyafet dolu bir dolabın önünde, giyecek hiçbir şey bulamamak hali gibi... "Fazla"nın ağırlığı...
Ne istemediğimi biliyor olmak da avutmuyor artık böyle zamanlarda...

Metaforlarım can acıtıyor bazen...
Her şeyi sıradanlaştırıyorum, değerinden düşürüp, bilmem kaç sıfırını atıyorum içimde yücelenlerin...
Ben yapıyorum...
Onlara bıraksam bu lüksü, tedavülden kalkarlar diye...
Bırakıp gidemiyorum kimseden, özlemek zor, öğrenmişlik var...
Ama kalamıyorum da kimsede, kimseyle...

Yerini yadırgayan insanlar gibiyim...
Sürekli...
En sevdiklerimin yanında dahi...
Oysa tek istediğim, sessizce oturup kitap okuyabilmek...
Odayı kahve kokusu sararken ve dışarda yağmur pencereyi döverken, tüm şiddetinden uzak dünyanın, sakince sevdiğim kelimeler içinde kaybolmuşken, beni bulabileceğine inanacağım biriyle...
Kitap okumak, sessizce...
Ama ayrıntılar hep uyku kaçırır bu bünyede...
Hayat değil, cehennem onlara gizlenmiş.
Aydım.

Gün, güneşli...
Perdem sıkı sıkı kapalı ama ruhum da bir telaş, "kalk, aç" diye haykırıyor, pencereyi de, "kalbime biraz temiz hava girsin..." , " sen denersen ben de denerim " diyorum ama aslında " tanırım kendimi, hiddetim taşar benim dalga dalga, hırçın hırçın... "
Anladıysanız eğer...
Ne ala...

Sevdiğim şarkılardan bir film hazırlasam kendime, sonunda mutlaka biri ölürdü...
Kalbimin her gün ölen hücrelerine itafen...
Ama ağlamazdım sonunda, demir çelik fabrikasına dönen yerlerimden...
Bir komedi olur bana kalırsa, kime anlatsam dram sanıyorlar...
Herkesin güldüğü şeylere gülmediğimi bilirim de, bence hayatı çok ciddiye alıyorlar.
Hey şey olur ve her şey ölür işte, bu kadar.
Şaşırma hiç, gözlerini açıp kocaman...
Gül ve geç ki bu bir bulaştı mı tedavisi hiç bulunamayacak bir hastalık.
Belki de şaşırabiliyor olmak daha iyidir, hem "ben" olmadan kaldırılamayacak durumlar bilirim, boş ver izin verme seni kendimle zehirlememe, devam et bildiğin gibi...
Sonra giderim, ölürsün, güler geçerim...
Gerek yok...

İçimde nicedir bir destan birikiyor, öyle şeylerle oyalanıp, öyle anlatmıyorum ki kimseye, bütün boşluklarımdan taşıyor artık...
Bir şey var!
Adım gibi bildiğim...
Eksik mi fazla mı artık kestiremediğim...

Özetle...
Hiç özetlenecek hikayelerim olmadı benim.
Her cümle halka halka birbirine bağlı...
Uzun ve sürekli ve birbirine ait kelimelerim...
Belki de özetleme vaktidir...
Bilemedim!


4/03/2011

** RİTÜEL **

** Cümleler... Bana iyi gelen, hani o düşmeye başladığın anlar vardır ya, 
onlardan kurtaran şey beni; 
cümleler...
Söylemiyorsun... Konuşmuyorsun... Çığlık çığlığa susuyorum bense... 
Duymuyorsun... **

Hayır, böyle başlamayacağım yazmaya, nasılsa işe yaramayacak cümleler kurmayacağım artık, kimsenin anlamadığı dilden konuşmayacağım, bugün istemiyor canım.

Bugün... Tadım yok değil de... Ruhum benden bağımsız, kaçıp duruyor mavilere... Bu şehirde deniz yok!
Denizi özledim... Deli mavisini... Derinlerini...
Yüzme bilmem aslında adam gibi ama hiç sevmedim kıyıları, bir cesaret açıldım durdum, ne olursa olsun güvende hissediyorum içindeyken... Su oluyorum yeniden yoğunlaşıp... Ben oluyorum...

Eksik bir şey var... Ne koysam yerine oturmayan bir boşluk... Olmuyor... Yapamıyorum. Söylenemem de, bana göre değil. Hele yardım istemek, zor iş... 
Sızlanmayacağım!

Bugün pazar... Kitabım, kahvem ve bunun gibi şeyler...


** YİRMİALTIOCAKİKİBİNONBİR **




Ay ışığına hasret pencere kenarı...


Gönlümü yüzdürdüğüm yakamoz yansıları...

Uzak bir şehrin kıyısında dalga dalga,

Başka dünyalara huzur gün batımları...



3/27/2011

** SONRA BİRDEN **

Etkilenmeyi bıraktım bir zaman; olandan bitenden...


Bir sürü film izledim, yeni şarkılar, şarkıcılar keşfettim, yazarlar tanıdım, cümlelerinde kayboldum... Bıraktım dünya hallerini, bitmek bilmez kavga halini... 


Sıkıldım... 


Bu çok sıkıcı! Hissetmeden, kaybolmadan ara sokaklarında ruhumun, hiç yara almadan yaşamak... Çok sıkıcı... 


Lojmanlardan nefret ederdim, küçükken... Dikenli tellerden, korunaklı bölgelerden... Yaşamak, hissetmeden, ne boş! 
Benden uzak dursun öylesi... İstemem... 


Eğer bütün bunları fark etmemiş olsam... 
Dün karşıma çıkan o ses, "hadi, gel!" dediğinde, bahanelerimi sıralar, çıkmazdım evden... 
Tüm miskinliğim ve filmlerim ve müzik arşivim benimleyken ne gerek var ki sokaklara karışmaya! 


En yakın arkadaş ile kahve keyfine üşenen bu bünye, benim değildi...
 Hazırlanıp çıktım... 
Güzel dünüm, nasıl iyi geldin! 


Bahar geldi... Bugünün gri gökyüzüne inat, aydınlık yüreğim... 
İçimde bir neşe... 
Aklımda türlü hınzırlıklar...

Hayır, yazmam gereken haberi hala yazmadım, daha önemli işlerim vardı; 


*Duvarları silmek, 
*Saçma sapan bir dizinin son sezonunu bitirmek, 
*Bir zaman kıpırdamadan pencereden dışarıyı izlemek,
*Kahve yapmayı düşünmek,
*Kahve yapmak,
gibi... 


Listemi kabartırken, "neden yazmıyorum ki?!" dedim birden... Klavyeye de ısınmış olurum... 


Haber beni çağırıyor! 





2/15/2011

** İNCİR REÇELİ **

" Araba camlarındaki yağmur damlaları gibiler... Önce aşağı doğru süzülüyorlar, tek başlarına. Sonra bir başka yağmur damlasına karışıp güçleniyor, hızlanıyorlar. Ama insanlar çok savurgan... Bir gün şoförün camı açabileceğini kimse aklına getirmiyor..." dedi Duygu.


Ben sustum.


Çok uzun zamandır, hiçbir filmin ardından bu kadar susmamıştım... Söyleyeceklerim bitmemişti hiç... 


Bugün sustum... 


İçimdeki çatışmalarda bulduğum sükunet sonunda çıktı saklandığı yerden, bir nedeni varsa, ben henüz bilmiyorum...


" Sana dokunmak, tüm insanları affetmek gibi..." dedi...


Affetmek... diyebildim yalnız.



Metin'in duvarına yaslanmış bir afiş... Bright Star... Yüreğimde benim bile bilmediğim yerlere dokunmayı başarmış o film; John Keats'in hayatının bir parçası... Anlatıyordu aslında tüm olanı biteni...







" dokunmak " diyordu, John Keats ' i canlandıran karakter, hatırlamak için yeterli olduğunu anlatıyor, aşkı en naif ve bir o kadar tutkulu haliyle tarif ediyordu... 






"Ölümden bahsetmiyorum ki ben, ölümsüzlükten bahsediyorum..." derken bunu anlatıyordu Duygu... 


" Sana dokunmak bütün kelimeleri yakmak gibi..."


"Birine gerçekten dokunmak..." dedim o an... Mümkün mü? Herkes, ben dahil, kalın duvarlar ardına gizlenmişken... Var mı böyle bir dünya... Ya da bu, öyle bir dünya mı? 


Saklandığım yere elini uzatıp çıkarır mı beni de biri; saklanmak için yer ararken, tesadüfen...


Bulunmalı mıyım?... 


Duygu, anlatırken derdimi, söylemek istediklerimi... 


Ben sustum.  


" Asıl ucuz olan ne biliyor musun? Beş kuruş vermeden savurduğunuz yargılarınız! "


Camda bir su damlası olmak... Ben Buğu... 



Bir aşk filmi değil İncir Reçeli... Çok daha fazlası... Öyle cümleleri var ki; savuruyor bir fırtınaya kaptırmışçasına yüreğinizi... Unuttuğumuz ne çok şey var... 


Hatırlamak... Artık kimse kimseye dokunmadığından; uzak...


Ve burada bahsettiğim "dokunmak" kelimelerle tanımlayabileceğim bir şey değil...
Bir ağaç kavuğuna elinizi yaslayıp yıllardır gördüğü ne varsa görebilmek gibi... 
Derin... Sonsuz... Özel... Önemli...
Artık olmayan her şey gibi...





2/14/2011

** AŞK’A DAİR : 21. YÜZYILDA 14 ŞUBAT **



“ Aşk yüzyılı bitti! ” nidalarının arasında aşka hasret yüreklerin biraz buruk beklediği, kendilerine bahaneler uydurup önemsemez gözükme çabasıyla yorulmuş ruhlarını nereye saklasalar bilemedikleri o gün geldi. Kırık kalpler ordusu çalışmakta; maskelerini hazırlayıp yüzlerine geçirdiler…

Yıllar oluyor, nefesimi bıçak gibi kesmişti bir soru okuduğum an; o günden beri yalnız haklılığı önünde eğilmeyi sürdürebildim, cevabını bulmuş ya da rastlamış değilim… Şöyle diyordu yazar; “ Herkes bu kadar yalnız ve yaralıyken neden hepimiz bu kadar yalnız ve yaralıyız? ”. Bilmiyorum… Bu sene de herkes çiftini bulmuş mutlu mutlu dolaşmaktayken, keyfe keder halimi sorgulamakta ama bilmiyor olmaya devam etmekte olacağım.

Herkes çift yaratılmamış ki… Bazıları – ki yenidünya da epey çoğunlukta bu kısım- tek, eşiz yaratılmış… Bununla lanetlenmiş…

Belki de şartlanmış bir yalnızlık hali bu üzerimize sinen; öğretilmiş yalnızlık, ezbere yaşamaya inat giyindiğimiz bir kostüm. “Sevgililer Günü’nde yalnız olunmamalıdır” önermesine karşı kalkanımız; yalnızız.

Aşka dair ne okusam buna çıkıyor sonu, ne gözlemlesem; herkes yalnız. Algıda seçicilik belki… Yine de bireysel dünyalar sırça köşktü eskiden, paylaşarak çoğalırdı insanlar, insanlıklar… Şimdi Çin Seddi ardında tek başlarınalar. Değişmekte dünya, insanlar değişmekte ve bir hızla… Kanım donuyor her baktığımda biriken yalnızlıklarımıza…

Eskiden kutlardı insanlar sevgiyi, hediye dükkanlarına para dökmek değildi Sevgililer Günü… Mutlu bir gündü… Şimdi alınan çiçeklere bile üzülürüm ben bir hiç uğruna solup gittiklerinden… Emeksiz, kolaycı sevgi ifadeleri işime gelmiyor benim hiç… Mektupları özledim, sevdiğin insanın elini koklayabildiğin, dağılmış mürekkep izlerinden duygu haritasını çıkarabildiğin… Maillere kurban verdik tebrik kartlarını bile, mektuplar daha da uzak… Mekanikleşiyoruz bir hızla, duygu yoksunu bir nesiliz biz…

Aziz Valentine uğruna hayatından olduğu “aşk”ın halini görse ne hissederdi, bilmiyorum. Efsane her ne kadar birden fazla şey anlatıyor olsa da hikâyeler değişse de sonu aynı, aşk için ölen biri ardından kendini aşka adamakta insanlar… Belki onlarda hissetmekteydi bu duygu fakirliğini ve böyle çıktı bu gün.  Romalı askerlerin evlenmelerinin yasak olduğu dönemde, onları evlendirme cesaretini gösteren kişi de olsa Valentine, öldürüleceği günden bir gün önce aşk mektubunu bu adla imzalayarak aşkın adı olmuş olan kişi de olsa… Ya da aynı olsa her ikisi de fark etmiyor sonuç… Yüzyıllar sonra hala aşka açız…

Ben mi çok ümitsizim acaba? Annem bile hala inanıyor aşka, ben çoktan bırakmışken masallarımı… Sanırım 21. Yüzyıl centilmenlerinin (!) temelini attığı bir durum bu. Bay Darcy’yle öğrenip doğrusunu, gerçeğe aniden dalıp hayal kırıklıkları biriktirmeye başladığımda anladım ki yetmiyor artık Elizabeth Bennet olmak… Bize anlatılan masallardan çok farklı yaşadığımız; bu dünyada büyü bozulduğunda araba değil bizzat prens dönüşüyor kabağa. Çoğu zaman büyünün bozulması için gereken zamanı beklemeden üstelik… Sabretmeyi mektupları kaybettiğimizde unutmuştuk…  Eğlenceli geliyor bu durum aslında; trajikomik ya da…

Sonuçta elde kalanlar tatmin etmiyor insanı. Huzurlu bir 14 Şubat geçiremiyorsunuz. İlla takılıyor kafaya bir şeyler ve hatta öylece asılı kalıyorlar.

Büyülü olmalıydı aşklar, artık yoklar. Bu yüzden en kalabalık halimizde bile yalnızız. Sevgilimizin elini tutarken bile yalnızız… Tek başına uzaklara dalmış düşünür halimizden çok daha fazla bir yalnızlıkla hem de!


Sevdanın hevesi kursağımızda, eskilere yetişmiş olanların tadı damağında… 
Kutlu olsun “Sevgililer Günü”nüz…


2/06/2011

** ŞARKILAR KİMİ SÖYLER? **


Bostanlı sahilinde oturmuş, gün batımını izliyordum... 
Bir hafta önce... 
Yalnız... 
Martılar uçuyordu, martı olmak istiyordum; büyüdüğümde... 
Bir turta olmak isteyen o küçük kız gibi, içimde binlerce soru, binlerce cevap... 
Eşleşmediler, yine.

Sevdiğim şarkıları dinledim yürürken, hava buz gibiydi.
 Çok üşümüş ama acele etmemiştim hiç. 

Güneş kavuştu denizle, kıpkırmızı gökyüzüne selam durdum. 
Denize döktüm içimi, yola koyuldum... 


Bir başka şehre sürgün ettim kendimi, yıldızların arasından süzülüp geçtim... 
Başka deniz, başka liman... 
Ben, yine aynı ben. Değişmedim.

Özlediklerim, benden eksilenler, değiller... 
Onlar fazlalarım! 
Sarıldım, hiç bırakmak istemedim ya, hayat... 
Çok güldüm, eskisi gibi... 

Adım gibi bildiğim ama inatla bilmezden geldiğim bir sürü şeyi; boş verdim... 

Bir değirmene karşı savaşmaktan vazgeçtim... 
Sen geçtin aklımdan, doğum günündü bunu düşünürken ve biz... 

Yani; 
"sen, ben... değirmenlere karşı... 
bile bile birer yitik savaşçı... 
akarız dereler gibi denizlere...
 belki de en güzeli böyle..." 
Hem zaten, "zaman garip bir icat"tı... 
Düştü ellerimden... 
Her şey "düş"tü, şimdi paramparça... 

**"gittiğin günden şimdiye her şey aynı 
sadece çok özledim 
her kahraman gibi erken gittin
gördüğüm en son ışık, parıltı sendin
hep parladın
dinlendiğin o sarmaşık, sonra soldu
hep uçtun ateşe yakın"**

Bir şarkı söyledim, cenaze töreni gibi, saygılı, mağrur... 
Beni hiç anlamayışını, kendimi bir türlü anlatamayışımı; öldürürken... 
Sonra, bitti.


Yol, kıvrılarak uzayıp giderken önümde... 
Daha ne hayal kırıklıkları bekler...
Bilmiyorum. 

***

Dönüyorum şimdi... 
Sen kürkçü dükkanı de, ben nereye koysam bilemiyorum şehrimi...
 "Ev" gibi... 
Henüz değil...
 Olur belki de bir gün, kim bilir?... 

***

Aslında olup biten çok basit... 
Ben anlatamasam da; Sezen, koşuyor böyle durumlarda imdada!

***

"Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün hatalarım
Öğünmem bu yüzden
Bu yüzden kendimi
Özel önemli zannetmem

Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün saçmalamam
Yenilmem bu yüzden
Bu yüzden kendime hala güvensizliğim

Ne kadar az yol almışım
Ne kadar az
Yolun başındaymışım meğer
Elimde yalandan kocaman rengarenk
Geçici oyuncak zaferler

Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden bütün korkularım
Gururum bu yüzden
Bu yüzden çocuk gibi korunmasızlığım

Küçüğüm daha çok küçüğüm
Bu yüzden sonsuz endişem
Savunmam bu yüzden
Bu yüzden bir küçük iz bırakmak için didinmem"

***

Kucak... Şefkat... Masal...