Tam kırmızı oje boyu tırnaklarım.
Kırmızıyı sever misin, bilmiyorum...
Uzun uzun konuşurduk oysa her şeyden saatlerce. Eskiden...
Sonra ben, sana sonunu hiç bilmediğim o hikayeyi anlattım.
Sustun.
Sustuk...
Konuşmuyorsun...
Sonra ben, o eski yaraya kaçıp saklandım... Sen beni ağlatmazdın.
Ona diye ağladım. Sana hiç dokunmadım.
Hep aynı kaldın.
Hapsettim seni bir güzel anıya...
Şimdi sonsuza dek mutlusun orada...
Sonra ben, belki gelirsin diye bir pencere açık bıraktım.
Öyle rüzgarsız ki gece, fark etmeyişin bundan bence...
Buna da üzülmüyorum.
Ben yine ona yüklüyorum...
Sen, kusursuz kalıyorsun...
Ama bunları hiç bilmiyorsun.
- İRONİK HATUN
- Çelişkisiyle güzel hatun! Akıllıca davranıp kalbini dinler. Bazen de dinlemez...
8/07/2011
8/06/2011
** 3 harfli her şey acıtır... **
Çok sevdim...
Sevdikçe sustum... Büyüdün...
En azından bir dünyada büyüdün...
***
Çık diyor şeytan, çık karşışına... Arsızca!
Sırf seviyorum diye; küçülmek...
Bana göre değil.
Aşk her şeyi affetmiyor...
Gerçeğine yürüyorum, uzun uzun.
Benim seni sevdiğim gibi beni sevmeyişine... Benimle ilgilenmeyişine...
Nefesim kesiliyor.
Ankara'da bir kış sabahında uzun merdivenleri koşarak çıkmış gibi...
Aldığım her nefes hançerden beter.
Üstelik tüm bunlara rağmen, o kadar da önemli değil...
Öyle çok sevildim ki... Öyle derin, öyle ince...
Senin sevmeyişin eksiltmiyor beni.
Ben sevmesem seni, eksilirim.
Sevgi bir şekilde gerekli.
***
Bir kaç anı, kalan bir onlar...
Gitme tamamen diye milyonlarca kez yeniden yaşadığım...
Oturduğumuz sandalyeler yok şimdi, kenarları mozaik desenli masalar yok...
Her şey değişiyor...
Herkes...
Gözlerin değişmiyor...
Ne yapsam aynılar. Kömür kara... Derin ve soluksuz...
Sandığından daha anlamlı bakıyorsun hep...
Sandığından daha güçlü...
***
Adının geçtiği şarkılardan nefret ediyorum ve her biri dilimde marş!
Yürüdüğün sokakları hiç sevmiyorum ve her akşam durağıma o sokaklardan geçip gidiyorum...
Böyle haller...
Ritüel gibi tekrarlıyorsun kendini...
Geçmiyorsan, geç istemediğimden...
***
Anlatmak için daha büyük cümlelerim var elbette seni, sana hissettiklerimi...
Sadece içimdeki boşluk için bile daha iyisini yapabilirim...
Ama idealize etmektense ne isen tam olarak onu...
Daima onu...
Olduğun her şeyi...
Öyle çok, öyle derin, öyle sadık...
***
Sonra kaybolup gidiyorsun zihnimden, ben tam bunları düşünürken...
Uzay boşluğuna çekilir gibi...
Nasılsın, merak ediyorum oysa...
Ne aradığını biliyor musun artık?...
Huzurlu mu kayıp ruhun...
***
Seninle ilgili değil sanırım...
Doktor sendromu benim ki... Herkes hasta ve ben kurtarabilirim gibi...
İronik değil mi?!
***
Bir defa daha karşılaşırsak eğer, yüzüne bile bakmadan yürüyüp geçmeyeceğim... Sen bana doğru gelirken...
Teoman bile müziği bırakmışsa... Ben de seni bırakabilirim...
Hatta aynı barda oturabiliriz saatlerce... Geçen akşamki gibi...
Oradaydın, umurumda değildi...
Enteresan tabi...
Sevdikçe sustum... Büyüdün...
En azından bir dünyada büyüdün...
***
Çık diyor şeytan, çık karşışına... Arsızca!
Sırf seviyorum diye; küçülmek...
Bana göre değil.
Aşk her şeyi affetmiyor...
Gerçeğine yürüyorum, uzun uzun.
Benim seni sevdiğim gibi beni sevmeyişine... Benimle ilgilenmeyişine...
Nefesim kesiliyor.
Ankara'da bir kış sabahında uzun merdivenleri koşarak çıkmış gibi...
Aldığım her nefes hançerden beter.
Üstelik tüm bunlara rağmen, o kadar da önemli değil...
Öyle çok sevildim ki... Öyle derin, öyle ince...
Senin sevmeyişin eksiltmiyor beni.
Ben sevmesem seni, eksilirim.
Sevgi bir şekilde gerekli.
***
Bir kaç anı, kalan bir onlar...
Gitme tamamen diye milyonlarca kez yeniden yaşadığım...
Oturduğumuz sandalyeler yok şimdi, kenarları mozaik desenli masalar yok...
Her şey değişiyor...
Herkes...
Gözlerin değişmiyor...
Ne yapsam aynılar. Kömür kara... Derin ve soluksuz...
Sandığından daha anlamlı bakıyorsun hep...
Sandığından daha güçlü...
***
Adının geçtiği şarkılardan nefret ediyorum ve her biri dilimde marş!
Yürüdüğün sokakları hiç sevmiyorum ve her akşam durağıma o sokaklardan geçip gidiyorum...
Böyle haller...
Ritüel gibi tekrarlıyorsun kendini...
Geçmiyorsan, geç istemediğimden...
***
Anlatmak için daha büyük cümlelerim var elbette seni, sana hissettiklerimi...
Sadece içimdeki boşluk için bile daha iyisini yapabilirim...
Ama idealize etmektense ne isen tam olarak onu...
Daima onu...
Olduğun her şeyi...
Öyle çok, öyle derin, öyle sadık...
***
Sonra kaybolup gidiyorsun zihnimden, ben tam bunları düşünürken...
Uzay boşluğuna çekilir gibi...
Nasılsın, merak ediyorum oysa...
Ne aradığını biliyor musun artık?...
Huzurlu mu kayıp ruhun...
***
Seninle ilgili değil sanırım...
Doktor sendromu benim ki... Herkes hasta ve ben kurtarabilirim gibi...
İronik değil mi?!
***
Bir defa daha karşılaşırsak eğer, yüzüne bile bakmadan yürüyüp geçmeyeceğim... Sen bana doğru gelirken...
Teoman bile müziği bırakmışsa... Ben de seni bırakabilirim...
Hatta aynı barda oturabiliriz saatlerce... Geçen akşamki gibi...
Oradaydın, umurumda değildi...
Enteresan tabi...
8/03/2011
** AĞUSTOS BÖCÜĞÜ **
Yazı sevmiyorum...
Ağustos ise yalnız eylül habercisi olduğundan güzeldir. Bilirim çünkü, güzel günler beni bekler yağmurlu günler!
Gel gör ki, sevmek zorundayız adam akıllı ağustosu... Bahanesiz, nedensiz, olduğu gibi... Net!
Şimdi madde madde sıralamalara girmeyecek, anlamlandırmalara çalışmayacak, hiç yormayacağım kendimi.
Gerek yok zira ÖZ'de ihtiyaç yok uzun uzun anlatmalara, açıklamalara... Varsa vardır zaten.
***
Bir insanı henüz gözlerine hiç bakmadan nasıl güvenilir diye niteler ona kalbinizi açar ve tek bir an bile pişman olmazsınız?...
Karşınızdaki kişi Özlem ise, olur öyle.
Dost kendini belli eder...
***
Şarkılarımızın..
Cümlelerimizin...
Göz yaşlarımızın...
Aşk acılarımızın...
Garip tesadüflerin...
Her şarkının içinde geçip sinirimizi bozan isimlerin...
Kahkahalarımızın...
Kolu kırılıp İstiklal'de, yaz sıcağında, ömrümüzü sömüren bavulun...
Ara Cafe'nin...
Bana yar etmediğiniz Burak Kut'un...
"Kim ne dedi", "ne oldu", "ne bitti", "şimdi ne olacak sence" mesajlarımızın...
Ve hatta hayal kırıklıklarımızın... (Hiç yoktan bişi olsa arar sesimizi duyarız, nedenimiz olur)
Konuştuğumuz anadilin ritminin...
İşte her şeyin!
Çünkü seninle her şey güzel!
Şerefine...
Tekrarına! Arta arta.. Hep yan yana! Omuz omuza!
Hatta gerekli durumlarda karşı karşıya. İnatlaşıp direnerek, inandığımız her konuda...
Hayatı öğretmek üzere birbirimize...
Nice yıllara, yaşlara!
Bundan sonra... Her şey yeni!
Kendine yaşayacağın...
Daima mutlu olacağın...
Karşına çıkanı yanında bulacağın...
Bir ömür ile...
Varlığın kutlu olsun ÖZ!
İyi ki doğdun!
7/28/2011
** NASILSIN? SAÇMA! "
Çığlık çığlığa susuyorum sonra...
İçimde kaçak kat çıkıyorum "öz'lem"lerime...
Hücrelerim bile yorgun...
Gel gör ki seviyor inatla; seçip bir yanlış adam daha...
Doğrusu olsa, zamanı yanlış şeçiyor...
"Bu işte bir yalnızlık var" diyen boşuna demiyor...
***
Gözlerim akmayan damlalarla dolu... Görmüyor yari, yarını.
Kalbim öyle ağır... Kesip atsam yeri...
Ruhum paramparça... Haykırmakta...
" Vazgeç 'can'ından, özgür bırak beni! "
Akıl susuyor, bekler gibi bir darbeyi... Susuyor... Saatlerce... Saat dediğin, akrebe aşık bir yelkovan...
Halimi bir o anlıyor...
***
Tek... Bir tek isteğim var...
Kaleye kapatmak kendimi...
Saçlarım yeterince uzayana kadar orada kalmak...
Kurtarmaya gelen kimi görsem, kökünden kazımak!
***
"Ev" denileni bir göğüs kafesi sanma hallerim çocuk masallarımda kaldı...
Güvendiğim tek göğüs kafesi, bu yıla benden çok uzakta bir ülkede girdiğinden beri...
Hiç söylemedim...
Öylece bıraktım inanmaları...
Büyüdüm sonra. Çok canım acıdı...
Sustum... Sustum... Sustum...
Geçmedi.
***
Bir dileği yineliyorum şimdi...
"Ev"de hissetmeli...
Gözlerimi kapattığımda, biraz huzur için, aklımda bir tek kare;
Şehrin yüksek yerlerinden biri, bir apartman dairesi... Yalnızım... Pencere pervazları geniş, küçük bir evde... İşten gelmiş, yorgun ama huzurluyum... Elimde bir şarap kadehi, diğerinde kitabım, mümkünse yazarı ben... İmla hatalarıyla kavga ederken, müzik yükseliyor, Kaldırım Serçesi o gece yalnız benim için söylüyor... Mutluyum. Geri kalan her şey, kapımın ardında.
O an için ölebilirim. "Ev"de olmak için ölebilirim...
Yalnızlıksa, öylesi olsun. "-miş gibi"lerden uzak, delikanlı olsun!
***
Şimdilerde okuduğum bir kitap aklımı çeliyor.
"Her şeyin nedeni o çocukluğa dair akılda kalmış bir iki dakikalık anılarda yatıyor" diyen...
Her şeyi tek başına halledebilirim ya... Neden diyorum?
Aklıma geliyor...
Bisiklet sürüyorum, ilk kez... Yalnızım... Öğretmesini dilediğim, meşgul...
Herkes hep meşgul...
Her yola yalnız çıkıyorsam ve varsa bir nedeni... Sonuç aynıyken hiç bir şey ifade etmiyor...
Öyle sıradan...
Süzülen yaşlarım kadar, yanaklarımdan...
Akıp giden yıllarım kadar...
***
Çocuğum daha...
Öyle diyorlar...
İnanasım var ya...
Bazen fazla her şey... Çok fazla...
***
Geçiyor sonra...
7/16/2011
** DAHA **
" Bir Ankaralı için İstanbul, başkasının çocuğu gibidir. Gülünce seversin, ağlayınca bırakıp kaçmak istersin. "
***
Bir hafta...
Yalnız, bir hafta...
Yalnız bir hafta...
Farklı şehirleri sevmez olmuşum...
Sevebilirim de, nedenim olsa...
Yok.
"Hiç bir yere ait hissedememe sendromu"na yakalandığımdan beri, doğdum doğalı yani, herkesin yabancıladığı şehir belki ilaçtır, diyordum...
Olur yani, olabilir böyle şeyler.
Hikaye...
Eskiden, "ev"de hissettiğim bir göğüs kafesi vardı...
Kafes oldu sonra...
Uçtum.
Galiba, kanatlarım yorgun.
Ama keyfim yerinde.
Sırt ağrılarımı buna bağlıyor ve doktorları sevmiyorum inatla.
Sorsan üzerimde dünyanın yükü...
Oysa laf işte, tüy gibiyim!
Melankoliyi, depresyonu oldum olası severim...
Kendim kadar severim.
Bir başkasını sevsem bu kadar, hatta bu kadar bile değil, ayakkabılar kadar sevsem belki daha çoğul olabilirdim.
Her şey benden beklenmemeli bana kalırsa.
Sevdirse keşke biri kendini...
Yeniden buna takıldım, neden ki?!
Muhtemelen seviyorum bu aralar...
Kaçıyorum bu aralar...
Bir kara duman ardımda...
Ben kayıp kendi sırtlarımda...
Ve aslında kimse yok arkamda, benden başka...
***
" Zamanı var, sevgilim...
Kavuşmanın da ayrılmanın da zamanı var! "
Henüz değil...
" Zamanı şu an sevgilim
Böyle vedasız, son hatırasız gitmenin...
Gözyaşımı saklayan, başımı dik tutan
Belki daha da az ağlatacak kalan zaman... "
Böyle vedasız, son hatırasız gitmenin...
Gözyaşımı saklayan, başımı dik tutan
Belki daha da az ağlatacak kalan zaman... "
Zaman...
***
Yani haklı aslında, çekilmiyor sevmeden... Bu şehir...
Ve benim sevgim, henüz öğreniyor adım atmayı...
Burada koşmak lazım.
" Zamanı var... "
Bir martı olup uçmaya... daha var...
7/14/2011
** I3 **
Derin bir nefes alıyorum...
Gözlerimi kapatıp...
Dolunay gökte...
Karşımda boğaza düşüyor yansı...
Cadde ki onca kalabalığıyla yalnız...
Ben değilim o an, garip...
Bir martı uçuyor, kanadında sır...
Geri veriyorum nefesimi dünyaya kirletip...
***
Aklıma şarkılar takılıyor, içimden söylüyorum...
Her şeyi içimden söylüyorum, duyulan kelimelerim hep örtü...
Örtüyorum içimdeki çocuğun üzerini, karanlıktan korkmuyor.
Yine de bekliyor ışığı...
Yine de özlüyor...
Bir kelime seçmeye çalışmaktan vazgeçiyorum...
***
Susuyor her şey...
Öylece asılı kalıyor...
Zaman durmuyor da...
Bekletiyor; yaşamayı...
Zaman seviyor böyle oyunları.
***
Bildiğim hayat değişiyor.
Ben, değişmemiş gibi yapıyorum...
Saklanıyorum...
Saklanıyorum...
Bir benimki değişse, yetmiyor...
***
Ay ne zaman "tamam" olsa, ben eksik kalıyorum.
Eksiklerimi tamamlıyorum.
***
Şarkıları içimde tutamıyorum.
Zorlamıyorum...
***
Ay ne zaman "tamam" olsa, ben eksik kalıyorum.
Eksiklerimi tamamlıyorum.
***
Şarkıları içimde tutamıyorum.
Zorlamıyorum...
" Alnımdan akan ter,
Sana hiç değmedi...
Gözümden damlayan yaş,
Denizi bulmadı...
Bir sokak gördüm rüyalarımda gecelerce...
Hiç sana çıkmadı.
Sadece yarım saat tutuştuk elele,
O saat durmadı.Anları birer birer
Topladım, sakladım...
Tarihin ortasında,
Gelecek aradım...
Hücreme girdin, dokundun hücrelerime
Buluttum, damladım
Cümleler kaçtı dağıldı dört bir tarafa,
Sadece noktayım.
Düşünüyorum,
Ne kadar sevmiş olabilirim?
Düşünüyorum,
Sen ben gece ve bir yol.
Başka birşey
Yok elimde hafizamda.
Düşünüyorum,
Ne kadar yer etmiş olabilir ?
İstiklal caddesi kadar! "
Sana hiç değmedi...
Gözümden damlayan yaş,
Denizi bulmadı...
Bir sokak gördüm rüyalarımda gecelerce...
Hiç sana çıkmadı.
Sadece yarım saat tutuştuk elele,
O saat durmadı.Anları birer birer
Topladım, sakladım...
Tarihin ortasında,
Gelecek aradım...
Hücreme girdin, dokundun hücrelerime
Buluttum, damladım
Cümleler kaçtı dağıldı dört bir tarafa,
Sadece noktayım.
Düşünüyorum,
Ne kadar sevmiş olabilirim?
Düşünüyorum,
Sen ben gece ve bir yol.
Başka birşey
Yok elimde hafizamda.
Düşünüyorum,
Ne kadar yer etmiş olabilir ?
İstiklal caddesi kadar! "
* Aslında yazmak istediklerimi eski alışkanlık, defterime saklıyorum. Kapağında, bu yıl onu okumayı kendime yasakladığım kadın... Anı biriktiriyorum... Şebnem zaten hep "yeterince iyi anlatıyor..." İçimden geçenler, içimden geçiyor işte ve karışıp sulara gidiyor öylece.
7/09/2011
** OH, MİS! **
Uzun kışlar boyu çok ama çok üşümüş olabilirim...
Yine de sevmem yazı...
"Yaz gelsin artık!" diye dualar etsem, sonunda iliklerime kadar ısındığımı hissetsem de sevmem...
Bazen de bunun tam tersi olur.
Olur böyle şeyler, hep olur.
İnsanlığın doğasıyla ilgili, şaşırmamalı...
"Gitmek" fikri başlı başına öyle görkemli ki mesela...
Çıkıp gittiğinizde büyü bozuyorsunuz yalnız.
Bütün beklentiler gerçekleşen ya da gerçekleşmeyen, farketmez, planlara dönüşüyor, hayalleriniz yani, eriyor...
Söylerim sık sık"olmamalı" diye ya, inanmayın, beklentiler hep vardır, onları engelleyemezsiniz...
Hayal gücünüz sınır zorlamaktaysa hatta, hiç şansınız yok.
Bu da insan doğasıyla ilgili...
Yapacak bir şey yok, ipleri daha sıkı tutmaya çalışıp gereksiz yorulmaktan başka.
***
İstanbul'da sıcacık bir temmuz sabahında düşünüyorum bunları...
Bir şehre gitmek ve orada kalmak içimde çağlamaya başladığında, dayanamasam da, oraya ulaşmak için mevsimlerden yaz ise, beklemeliyim...
Sonbahar daima kavuşma mevsimi ise bir nedeni var... -mış...
Kahvem beni buharlaştırmak üzere...
Yine de keyifli...
Ama kahve insanı buharlaştırmamalı...
Birbirine karıştırmalı, havaya değil!
Bu önemli.
Ama bazen umurumda olmayabiliyor!
***
İstanbul ki, sevdiğim her şey!
Neden?
Sevdiğim herkes çünkü...
"En" şehrim, haliyle "ev" şehrim...
"ÖZ" şehrim!
Dün bütün günümdü şehrin sesleri, kahkahalarımıza karışan.
Kısıtlı zamanlarda huzur bulmaya mahkum sohbetlerimiz; az olsun "öz" olsun avuntusunda, kendime getirdi beni.
Konuştuğum dili anlayan insanlar; var!
Şanslıyım.
***
Bazen, kaybolmuş gibi hissederim, kendi içimde. Çıkmaz sokaklarıma, duvarlarıma çarpa çarpa sersemlerim... Kendim için bile fazla karmaşık biriyim. Ama işte, böyle zamanların kahramanları var, kahramanların artık yaşamadığı bir dünyada bile...
Bir fotoğraf çektim, otobüsten el sallarken, baktım sonra, vedalar hep olacak ama kavuşmalar da!
"Öz"lemek ne keyifli aslında, anladım sımsıkı sarıldığında!
Bütün her şey, tüm ağrıların ve hatta 'can' sızıların geçiyor da en çok ama en çok kanayan yarana bile gülebiliyorsun ya... Değiyor. İşte o an değiyor! Kapatıp gözlerini, derin bir nefes çalıyorsun hayattan, şehrin tüm kirli havası içinde, yeşeriyorsun... Onca zehir bile kaybolup gidiyor yani... Güzel şey!
***
Plasebo arkadaşlıklar bir yerden sonra kandırmaz olduğunda iyi geliyor gerçek ilaçlara kavuşmak...
***
Üç küçük çocuktuk dün... Bir gün öncesinde de... Olduğumuz gibiydik... Bize tutulan dev aynalarına inat... Kendimiz gibiydik. Boyumuzdan büyük sevip, boyumuzdan büyük acıyarak, boyumuzdan büyük işlerde... Ve daima tuttuğumuzu kopararak göze gelir, çekemeyenlerle eğlenir, ağlarken paşalar gibi güleriz ya... Severim bizi!
"Ben", "biz"i severim, daha büyük mucize mi var hayatta!
İyi ki!
Karşıma çıkardı sizi...
Her kimse...
Minnettarım!
Yaz, güzel!
Tabii şu minicooperlı elemanda! : D
* Özgür ve Efe yine kızacak!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

